Yılbaşı Pazarı Kopyası Neden Tutmuyor?

Son yıllarda birçok belediye Avrupa'nın Noel pazarını kopyaladı: ahşap kulübeler, ışıklı ağaç, sıcak şarap yerine salep, bir ay süren bir 'kış çarşısı'. Çoğu iki üç yılda söndü. Kopyalanan şey biçimdi; kopyalanamayan şey iklim, gelenek ve ürün. Türkiye'nin kendi kış etkinliği başka bir yerden çıkmak zorunda.

Mertcan Tekin 5 dk okuma
Yılbaşı Pazarı Kopyası Neden Tutmuyor?
İçindekiler
  1. Noel pazarı neden çalışıyor?
  2. Bizde neyin eksik olduğu
  3. Kış etkinliği yine de gerekiyor
  4. Türkiye’nin kış etkinliği nasıl olabilir?
  5. Kopyanın cazibesi
  6. İlgili Yazılar

Son yıllarda Aralık ayında Viyana’yı ya da Strazburg’u gören bir belediye ekibinin döndükten sonra ne istediğini tahmin edebilirsiniz.

Ahşap kulübeler sipariş ediliyor. Meydana büyük bir ışıklı ağaç kuruluyor. Kulübelere el sanatları, hediyelik eşya, sıcak içecek satıcıları yerleştiriliyor. Adı “Kış Çarşısı”, “Yılbaşı Pazarı”, “Kış Festivali” oluyor. Aralık boyunca açık kalıyor. İlk yıl kalabalık, ilgi büyük, basında yer var.

İkinci yıl kalabalık azalıyor. Üçüncü yıl satıcılar gelmiyor; “geçen sene zarar ettik.” Dördüncü yıl kulübeler depoda.

Bunu Türkiye’nin birçok şehrinde gördüm. Ve her seferinde aynı tespit yapılıyor: “Bizim insanımız alışık değil.” Bence bu tespit yanlış. İnsanımız alışık değil değil; kopyalanan şey, kopyalandığı yerde bile iki yüz yıllık bir geleneğin, belirli bir iklimin ve belirli bir ürünün üstüne kurulmuş bir şey. Biçim kopyalanıyor, geri kalanı kopyalanamıyor.

Bu yazıda Avrupa Noel pazarının neden çalıştığını, bizde neden çalışmadığını ve Türkiye’nin kendi kış etkinliğinin nereden çıkabileceğini konuşmak istiyorum. Çünkü kış etkinliği gerçekten gerekiyor; yalnızca bu biçimde değil.

Noel pazarı neden çalışıyor?

Avrupa’nın Noel pazarı, birkaç şeyin üst üste gelmesiyle çalışıyor ve bu şeylerin hiçbiri ahşap kulübe değil.

Birincisi gelenek. Noel pazarı, bazı şehirlerde beş yüz yıllık. İnsanlar oraya “etkinlik” diye değil, “her yıl gidilen yer” diye gidiyor. Çocukluğunda gittiği pazara torunuyla gidiyor. Bu, hiçbir belediyenin üç yılda kuramayacağı bir şey.

İkincisi ürün. Noel pazarının ürünleri, o pazara özgü: belirli bir sıcak içecek, belirli bir kurabiye, belirli bir sosis, belirli bir süs, belirli bir hediye. Bunlar pazarda yılda bir kez bulunuyor ve insanlar o ürün için gidiyor. Ürün olmadan pazar, kulübe dizisi.

Üçüncüsü iklim ve ışık. Aralık’ta Orta Avrupa’da hava saat dörtte kararıyor, soğuk ve kuru. Işıklı pazar, uzun karanlık akşamda sıcak bir yer. Işığın etkisi, karanlığın uzunluğundan geliyor.

Dördüncüsü dini takvim. Noel, Avrupa’nın en büyük bayramı ve pazar, o bayramın hazırlık dönemi. Hediye alınıyor, ev süsleniyor, aile toplanıyor. Pazar, bu hazırlığın yapıldığı yer.

Bu dördü bir arada olunca ahşap kulübe anlam kazanıyor. Dördü olmadan kulübe, kulübe.

Bizde neyin eksik olduğu

Türkiye’de yılbaşı pazarının tutmamasının sebebi bu dördünün hiçbirinin olmaması.

Gelenek yok; yılbaşı Türkiye’de bir hafta sonu eğlencesi, bir hazırlık dönemi değil. Ürün yok; kulübelerde satılan şey, her yerde satılan hediyelik eşya ve her kafede bulunan salep. İklim farklı; İstanbul’da Aralık yağmurlu, İzmir’de ılık, Ankara’da soğuk ama kar nadir; “sıcak bir köşe” hissi oluşmuyor, çamur hissi oluşuyor. Dini takvim yok; yılbaşı bizde dini bir bayram değil, bir gece.

Buna bir de ticari sorun ekleniyor. Kulübeleri kiralayan satıcı, bir ay boyunca her gün açık durmak zorunda; müşteri hafta sonu geliyor, hafta içi boş. Kira, personel, ısınma; satış karşılamıyor. İkinci yıl gelmiyor.

Bunların hiçbiri belediyenin suçu değil ve “insanımız alışık değil” de doğru değil. İnsanımız gidiyor, ilk yıl kalabalık oluyor; ama gidilecek bir sebep olmadığı için ikinci yıl gitmiyor. Kopyalanan şey biçim; biçimin altındaki sebepler kopyalanamıyor.

Avrupa’nın Noel pazarı bir biçim değil, bir geleneğin, bir ürünün ve bir iklimin sonucu; biçimi alıp sonucu beklemek olmuyor.

Kış etkinliği yine de gerekiyor

Buraya kadar yazdıklarım “kış etkinliği yapmayın” gibi okunabilir. Tam tersi.

Türkiye’de şehirlerin kış ayları boş. Kasım’dan Mart’a kadar meydan sessiz, insanlar evde, esnaf durgun, belediye takviminde hiçbir şey yok. Yılbaşı pazarı denemesi, bu boşluğu gören bir refleks; refleks doğru, biçim yanlış.

Soru, Türkiye’nin kendi kış etkinliğinin nereden çıkacağı. Ve bence cevabı Avrupa’nın pazarında değil, Türkiye’nin kendi kışında aramak gerekiyor.

Türkiye’nin kışı ne? Kış mutfağı: tarhana, boza, salep, kestane, sahlep, kış çorbaları, tandır, kuru fasulye, pekmez, kış meyveleri, turşu. Her şehrin kendi kış yemeği var ve bunlar yazın yok. Kış gelenekleri: Kış gecelerinde mahalle oturmaları, sohbet, kahvehane, hamam, kış hikâyeleri. Kış manzarası: Kar olan şehirlerde kar; olmayanlarda kapalı mekânın sıcaklığı. Kış takvimi: Bazı yıllarda Ramazan, bazı yıllarda kandiller, Mevlana haftası, bazı bölgelerde Hıdırellez’in karşıtı olan kış gelenekleri.

Bunlar bir pazar değil; ama bir kış etkinliğinin malzemesi.

Türkiye’nin kış etkinliği nasıl olabilir?

Birkaç örnek düşünmek istiyorum; reçete değil, başlangıç noktası.

Kış mutfağı çarşısı. Ahşap kulübe değil, kapalı pazar ya da tarihi han. Satılan şey hediyelik eşya değil, şehrin kış yemeği; sıcak, elde yenen, o mevsime özgü. Boza, kestane, tarhana çorbası, tandır, pekmezli tatlılar. Bunlar yazın yok ve insanlar kış gelince bunları arıyor. Pazar, bir ay değil, hafta sonları; satıcı hafta içi boş durmuyor.

Kış gecesi programı. Kültür merkezi, han, cami avlusu, kapalı mekânlar. Akşam saat yedi, sohbet, müzik, hikâye, film. Avrupa’nın karanlık akşamı bizde de var; ama bizde o akşamı dışarıda değil, içeride geçirmek gelenek. Kış etkinliği, kapalı mekân etkinliği olmak zorunda değil ama olabilir.

Kar olan şehirde kar. Erzurum, Kars, Bolu, Bursa: Kar, Türkiye’nin kendi kış ürünü ve kar festivali Avrupa’dan kopya değil, bu şehirlerin kendi malı. Kar heykeli, kızak, kar gecesi; bunlar Noel pazarı değil, kış şenliği.

Yılbaşı gecesi değil, yılbaşı haftası. Türkiye’de yılbaşı bir gece; bir haftaya yayılmak için gelenek yok ama ihtiyaç var. Belediyenin yapabileceği şey, Noel pazarı kurmak değil, yılın son haftasında şehrin kendi mekânlarını, esnafını ve müziğini bir araya getiren bir hafta: “Şehrin son haftası.” İsmi, içeriği, ürünü şehrin.

Bunların ortak noktası şu: Hiçbiri başka bir yerin biçimini almıyor; hepsi şehrin kendi kışından çıkıyor. İlk yıl Noel pazarı kadar fotoğraf vermiyor; beşinci yıl hâlâ yapılıyor.

Kopyanın cazibesi

Son olarak kopyanın neden bu kadar cazip olduğunu da söylemek istiyorum, çünkü bu yalnızca yılbaşı pazarıyla ilgili değil.

Kopya hazır. Görüldü, beğenildi, “aynısı” dendi, ajans fiyat verdi, kuruldu. Kendi etkinliğini tasarlamak ise zor; neyin işe yarayacağı belli değil, ilk yıl küçük olacak, fotoğrafı Viyana’daki kadar güzel olmayacak, “bu ne” diyenler çıkacak.

Ama kopya, kopyalandığı yerdeki sebepleri taşımadığı için ikinci yılda sönüyor. Kendi etkinliği, kendi sebeplerinin üstüne kurulduğu için büyüyor. Türkiye’nin uzun ömürlü etkinliklerine bakın; hiçbiri kopya değil. Hepsi bir şehrin kendi geleneğinden, ürününden, mevsiminden çıkmış.

Kış etkinliği için de aynı şey geçerli. Avrupa’ya bakmak faydalı; Avrupa’yı kurmak faydasız.

Yılbaşı pazarı kopyası tutmuyor, çünkü kopyalanan biçim; biçimin altındaki gelenek, ürün, iklim ve takvim kopyalanamıyor. “İnsanımız alışık değil” doğru değil; insanımız ilk yıl geliyor, ikinci yıl gidecek sebep bulamıyor.

Kış etkinliği gerekiyor; şehirlerin kışı boş. Ama Türkiye’nin kış etkinliği, Türkiye’nin kışından çıkmak zorunda: Kış mutfağı, kış gecesi, kar, kapalı mekân, şehrin kendi son haftası. İlk yıl daha az fotoğraf, beşinci yıl hâlâ ayakta.

Bu şehrin Aralık ayında, başka hiçbir şehirde olmayan ne var?

Cevap “ışıklı ağaç” ise o ağaç üç yıl sonra depoda. Cevap şehrin kendi kışından geliyorsa, etkinlik de gelecek.

İlgili Yazılar