Festival mi, Fuar mı, Kongre mi?

Bir şehir etkinlik yapmaya karar verdiğinde tartışma 'ne yapalım' sorusunda düğümleniyor. Oysa kongre şehirden salon ve oda ister, fuar alan ve sektör, festival açık alan ve kimlik, spor tesis ve ulaşım. Her tür şehirden başka bir şey istiyor ve şehre başka bir şey bırakıyor.

Mertcan Tekin 8 dk okuma
Festival mi, Fuar mı, Kongre mi?
İçindekiler
  1. Kongre şehirden önce salon, sonra oda, sonra havalimanı istiyor
  2. Fuar alan, lojistik ve bir sektör istiyor
  3. Festival açık alan, mevsim ve kimlik istiyor
  4. Spor organizasyonu tesis, ulaşım ve tek bir gün istiyor
  5. Tabloyu kurunca seçenek azalıyor
  6. Türkiye’de bu tablo nasıl görünüyor?
  7. Türleri karıştırmak mümkün, ama bir tanesi ana tür olmalı
  8. Önce biri, sonra diğerleri
  9. İlgili Yazılar

Bir şehir etkinlik yapmaya karar verdiğinde ilk toplantının konusu genellikle aynı oluyor: Ne yapalım?

Festival olsun. Büyük bir fuar olsun. Uluslararası bir kongre getirelim. Spor organizasyonu alalım.

Ve bu karar çoğu zaman başka bir şehrin yaptığı şeye bakılarak veriliyor. Komşu il festival yaptı, bizde de olur mu? Filanca şehirde fuar iyi işliyor, bizde işler mi?

Bunu kötü niyetle söylemiyorum. Şehirler birbirine bakarak öğreniyor; bu doğal. Ama başka şehre bakarken kendi şehrine de bakmak gerekiyor; tablo o zaman tamamlanıyor.

Çünkü dört tür etkinlik şehirden dört farklı şey istiyor. Ve şehre dört farklı şey bırakıyor. Bunları yan yana koyduğumda karar genellikle kendiliğinden görünür hale geliyor.

Kongre şehirden önce salon, sonra oda, sonra havalimanı istiyor

Kongreyle başlayayım, çünkü Türkiye’de en çok “getirelim” denen ve şehirden en çok şey isteyen tür bu.

Kongre şehirden önce salon istiyor. Bölünebilen, teknik altyapısı hazır, aynı anda birkaç oturumu taşıyabilen bir salon. Sonra oda istiyor; hem de salona yürüme mesafesinde. Kongre katılımcısı sabah otelden çıkıp akşam otele dönüyor, arada taksi aramak istemiyor. Bin kişilik bir tıp kongresi, o bölgede en az beş yüz nitelikli oda demek. Sonra havalimanı istiyor. Uluslararası katılımcı iki aktarma yapmıyor; uçuşu yoksa kongre de yok.

Bu üçü aynı anda Türkiye’de birkaç şehirde var. Diğer şehirlerde üçünden ikisi var ve eksik olan tamamlandıkça kongre geliyor.

Karşılığında kongre şehre az sayıda ama yüksek harcama yapan ziyaretçi bırakıyor. Üç gün kalan, otelde yatan, akşam yemeğe çıkan, şehirde görünür bir kalabalık oluşturmayan ama ekonomik izi büyük olan bir grup. Kongre katılımcısının günlük harcaması, tatil turistinin birkaç katı.

Bir de şunu bırakıyor: Bir sektörle şehir arasında kurulan ilişki. Her yıl aynı alanın kongresini yapan şehir, bir süre sonra o alanın şehri olarak anılmaya başlıyor. Bu, şehrin dışarıdan nasıl göründüğünü yavaş ama kalıcı biçimde değiştiriyor.

Fuar alan, lojistik ve bir sektör istiyor

Fuar şehirden kapalı alan istiyor. Binlerce metrekare, kamyon girişi olan, yükleme rampası ve otoparkı olan bir alan. Spor salonu fuar alanının yerini tutmuyor.

Sonra lojistik istiyor. Stant malzemesi üç gün önce geliyor, bir gün sonra gidiyor. Şehrin bu trafiği taşıyacak yolu, nakliyecisi, stant kurulum ekibi yoksa fuar oraya gelmiyor; gelse de ikinci yıl gelmiyor.

Ve en önemlisi, sektör istiyor. Fuarın yapıldığı şehrin o sektörle gerçek bir bağı olmalı. Tarım fuarı tarım şehrinde, mobilya fuarı mobilya şehrinde, ayakkabı fuarı ayakkabı üreten şehirde anlamlı. Sektörle bağı olmayan şehirde fuar ilk yıl ilgi görse de ikinci yıl katılımcısını kaybediyor, çünkü alıcı oraya gelmek için bir sebep bulamıyor.

Türkiye’de bunu doğru kuran şehirler var; sektörüyle özdeşleşmiş fuarlar yıllardır aynı yerde yapılıyor. Sektör bağı henüz kurulmamış fuar alanlarının en iyi yaptığı şey, önce bir sektörün yıllık takvimine girmek; o bağ kurulana kadar alanın takvimini fuar dışı etkinlikler taşıyor.

Karşılığında fuar şehre sektörün insanını bırakıyor. Kongreye benzer bir ekonomik iz, artı o sektörle şehir arasında yıllar içinde kalıcılaşan bir bağ. Bence fuarın şehre bıraktığı en değerli şey, sektörün yıllık takvimine girmek. “Her yıl Nisan’da oradayız” cümlesi, bir şehir için reklam kampanyasından daha değerli.

Festival açık alan, mevsim ve kimlik istiyor

Festival şehirden açık alan istiyor. Kalabalığı taşıyacak bir meydan, park ya da sahil. Çevresinde yaşayanları çıldırtmayacak bir ses planı. Türkiye’nin çoğu şehrinde kalabalığı taşıyacak büyüklükte bir meydan yok; festival bu yüzden ya sahile ya da şehir dışındaki bir alana gidiyor.

Sonra mevsim istiyor. Yağmur yağmayan, insanların dışarıda olmak istediği bir dönem. Çoğu şehirde bu, yılın beş altı ayı. O aylar da zaten dolu.

Ve kimlik istiyor. Festival bir şeyin festivali olmalı. Bir ürünün, bir müziğin, bir geleneğin, bir mevsimin. Şehrin o şeyle gerçek bir bağı yoksa, adı ne olursa olsun bir konser dizisinden ibaret kalıyor. Türkiye’de yüzlerce festival var; adıyla anılanlar, bir şeyin festivali olanlar.

Karşılığında festival şehre konaklama getirisi olarak en az, şehir hayatına katkı olarak en çok şeyi bırakıyor. Festivalin asıl ziyaretçisi şehrin kendi insanı ve yakın çevre; otel dolduran festival sayısı çok az. Ekonomik izi kongreden küçük. Ama şehrin kendine bakışına, şehirde yaşayan gencin “burada bir şey oluyor” hissine ve şehrin dışarıdan nasıl göründüğüne etkisi dört tür içinde en büyüğü.

Bence festival, bu dördü arasında şehir için en kolay başlanan ve en zor sürdürülen tür. Başlamak için bir sahne ve birkaç sanatçı yetiyor. Sürdürmek için kimlik gerekiyor.

Spor organizasyonu tesis, ulaşım ve tek bir gün istiyor

Spor organizasyonu şehirden tesis istiyor. Standartlara uyan, federasyonun kabul edeceği, uluslararası organizasyonsa uluslararası federasyonun onayladığı bir tesis. Bu tesis yoksa organizasyon gelmiyor. Yapılacaksa, organizasyondan sonraki hayatı baştan planlanmalı; o plan, tesisi şehrin kalıcı mirası yapıyor.

Sonra ulaşım istiyor. Maç günü on bin kişinin aynı saatte gelip aynı saatte gitmesi. Şehrin toplu taşıması ve otoparkı buna hazırlanmazsa organizasyon günü şehrin geri kalanı zorlanıyor.

Karşılığında kısa süreli, yoğun bir hareket ve geniş bir medya görünürlüğü bırakıyor. Tek bir maç, tek bir yarış, tek bir final. Spor organizasyonunun izi dört tür içinde en kısa süreli olan, ama görünürlüğü en yüksek olan. Bir final maçı, şehrin adını dünyada bir gecede milyonlarca kişiye gösteriyor. Ertesi gün bitiyor.

Dört türün hiçbiri diğerinden iyi değil. Her biri şehirden başka bir şey istiyor ve şehre başka bir şey bırakıyor.

Tabloyu kurunca seçenek azalıyor

Bu dört satırı alt alta koyduğunuzda şehrin seçenekleri kendiliğinden azalıyor.

Birkaç yüz odası olan şehir uluslararası kongre düşünmemeli; ulusal, beş yüz kişilik kongreyle başlamalı. Sektörel bağı olmayan şehir fuar peşinde koşmamalı; koşacaksa önce o sektörü kurmalı. Yılın büyük bölümü yağmurlu olan şehir açık hava festivalini küçük tutmalı ya da kapalı mekân festivali düşünmeli. Tesisi olmayan şehir spor organizasyonuna tesisle birlikte bakmalı; organizasyon için tesis değil, tesis için organizasyon.

Geriye kalan bir ya da iki tür, şehrin gerçekten taşıyabileceği türler.

Bu karar bir tercih meselesi gibi görünüyor ama büyük ölçüde bir envanter meselesi. Şehrin elinde ne olduğunu bilmek, ne yapılacağını büyük ölçüde belirliyor. Ve bu envanter çoğu şehirde tek bir sayfada yazılı değil; kaç oda, kaç salon, hangi aylarda boş, havalimanına kaç uçuş. Bu sayılar çıkarıldığında “festival mi fuar mı kongre mi” tartışması genellikle bitiyor.

Türkiye’de bu tablo nasıl görünüyor?

Tabloyu Türkiye’ye uyguladığımda ortaya ilginç bir şey çıkıyor: Dört türü de iyi yapan şehirler, o türü seçmemiş; şehrin envanteri seçmiş.

Antalya kongre şehri oldu, çünkü oda stoku ve havalimanı zaten vardı. Otel yatırımı tatil için yapılmıştı; kongre merkezleri o yatakların üstüne geldi. Bugün Türkiye’nin uluslararası kongrelerinin önemli bir kısmı Antalya’da yapılıyor ve bunun sebebi Antalya’nın kongreyi istemesi değil, kongrenin istediği her şeyin Antalya’da olması.

İstanbul ve İzmir fuar şehri oldu, çünkü sektörler oradaydı. İzmir’in fuar geleneği neredeyse yüz yıllık ve bu gelenek şehrin ticaret kimliğinden çıkıyor. İstanbul’un fuar alanları büyüdü çünkü satın alacak firma, satacak firma ve ikisini taşıyacak lojistik aynı şehirde.

Konya’nın Aralık ayı etkinliği bir festival değil, bir anma; ama şehre kimlik, mevsim ve tarih veren tek bir etkinliğin ne yapabildiğini en iyi gösteren örnek. Şehrin kimliğiyle etkinliğin kimliği aynı yerden geliyor; bu yüzden kimse “neden Konya” diye sormuyor.

Erzurum kış sporları organizasyonlarını aldı, çünkü tesis yapıldı. Tesis organizasyondan önce geldi ve organizasyondan sonra da kaldı; bugün o tesisler şehrin kış turizminin omurgası.

Tablonun bir sütunu henüz dolmamış şehirler de var: Kongre merkezi hazır ama oda stoku henüz büyüyor; fuar alanı açılmış ama sektör bağı yeni kuruluyor; festival ilan edilmiş ama kimlik henüz oturmamış. Bu şehirlerde etkinlik yine yapılıyor; eksik sütun tamamlandığında şehrin adıyla anılmaya başlıyor.

Türleri karıştırmak mümkün, ama bir tanesi ana tür olmalı

Tabloda dört tür ayrı satırlarda duruyor ama sahada çoğu zaman iç içe geçiyor; iyi kurulmuş bir etkinlik genellikle birden fazla türü içinde taşıyor.

Bir gastronomi festivalinin içinde yerel üreticilerin stant açtığı küçük bir fuar olabilir. Bir sektörel kongrenin yanına o sektörün ürünlerinin sergilendiği bir alan eklenebilir. Bir spor organizasyonunun etrafına şehir festivali kurulabilir. Bunlar birbirini besliyor; festivale gelen üreticiyi görüyor, kongreye gelen ürünü görüyor.

Ama bu karışımda bir tanesi ana tür olmalı. Etkinliğin şehirden ne istediği ana türe göre belirleniyor. Fuar eklenmiş bir festival hâlâ festivaldir; açık alan, mevsim ve kimlik ister. Sergi eklenmiş bir kongre hâlâ kongredir; salon, oda ve havalimanı ister.

Ana türü belirsiz etkinlikler, “hem festival hem fuar hem kongre” diye tanıtılanlar, genellikle hiçbirinin istediğini tam karşılayamıyor. Fuarcı az ziyaretçiden, kongre katılımcısı gürültüden, festival ziyaretçisi “nerede eğlence” diye şikâyet ediyor.

Önce biri, sonra diğerleri

Sık gördüğüm bir eğilim daha var.

Bazı şehirler bu soruya “hepsi” diye cevap veriyor. Hem festival, hem fuar, hem kongre, hem spor. Takvim dolu, her ay bir şey var.

Bence bu, şehrin kimliğini bir türde derinleştirmek yerine enerjisini dörde bölmek demek.

Dört türü birden taşıyabilen şehir sayısı Türkiye’de az. Diğerleri için dördü birden, enerjiyi bölüyor ve hiçbiri şehrin adıyla anılacak kadar büyüyemiyor.

Oysa bir türü iyi yapan şehir, o türün şehri oluyor. Ve o türün şehri olmak, diğer türleri de yavaş yavaş getiriyor. Kongre şehri olan yer, bir süre sonra o sektörün fuarını da alıyor. Festival şehri olan yer, festival döneminde kongre de ağırlamaya başlıyor.

Önce biri. Sonra diğerleri.

Festival mi, fuar mı, kongre mi sorusunun genel bir cevabı yok. Olsaydı her şehir aynı şeyi yapardı; oysa bir şehri adıyla anılır kılan, kendi sayılarına göre verilmiş karar.

Cevap, şehrin kendi sayılarında. Kaç oda, kaç salon, hangi mevsim, hangi ulaşım, hangi sektör. Bu sayılar çıkarıldığında dört türden ikisi kendiliğinden eleniyor. Kalan iki türden birini seçmek, “hepsini yapalım” demekten her zaman daha iyi sonuç veriyor.

Bu etkinlik türü bu şehirden ne istiyor ve şehrin o şey elinde var mı?

İlgili Yazılar