Şehirlerin Salon Stoku

İstanbul'da büyük konser için mekân bulunamıyor; Anadolu'da yıl boyu dolmayı bekleyen salonlar var. Aynı ülkede aynı anda bir yerde kıtlık, bir yerde boş takvim. Çünkü kimse şehrin salon envanterini çıkarmış değil: kaç mekân var, kapasiteleri ne, kim işletiyor, yılda kaç gün dolu. Salon var; stok yönetimi yok.

Mertcan Tekin 6 dk okuma
Şehirlerin Salon Stoku
İçindekiler
  1. Envanter neden yok?
  2. Salon var, işletme yok
  3. İstanbul’un kıtlığı başka bir sorun
  4. Doluluk ölçülmüyor
  5. Mekânı etkinliğe uydurmak, etkinliği mekâna değil
  6. Sonuçta
  7. İlgili Yazılar

Türkiye’de etkinlik mekânı konusunda iki cümle aynı anda doğru.

Birincisi: İstanbul’da büyük bir konser için mekân bulunamıyor. Beş bin kişinin üstünde kapalı mekân bir elin parmaklarını geçmiyor, açık hava alanları mevsime bağlı, olanlar aylar öncesinden dolu ve pahalı. Organizatörler tarih için değil, mekân için yarışıyor.

İkincisi: Anadolu’da onlarca kongre merkezi ve kültür merkezi var; bunların yıl boyu dolu olması için gereken takvim ve satış yapısı çoğu şehirde henüz kurulmamış.

Aynı ülkede, aynı anda, bir yerde kıtlık, bir yerde boş takvim.

Bunun sebebi mekân azlığı ya da çokluğu değil. Sebep, kimsenin şehrin salon envanterini çıkarmamış olması. Kaç mekân var, kapasiteleri ne, kim işletiyor, yılda kaç gün dolu, hangi etkinlik türüne uygun. Bu bilgi Türkiye’de çok az şehirde tek bir yerde duruyor. Dolayısıyla İstanbul’da mekân kıtlığı yaşanırken birkaç saat ötede az kullanılan salonlar kimsenin aklına gelmiyor; Anadolu’daki salonun sahibi, kimin gelebileceğini gösteren bir araca sahip değil.

Bu yazı mekân yatırımı üzerine değil. Elde olan mekânın nasıl yönetildiği üzerine. Çünkü bence Türkiye’nin salon sorunu bir yatırım sorunu değil, bir stok sorunu.

Envanter neden yok?

Bir şehirde etkinlik yapılabilecek mekânları saymaya kalksanız şöyle bir liste çıkıyor: Belediyenin kültür merkezleri. Kamu kurumlarının kongre merkezi. Üniversitenin salonları. Otellerin toplantı salonları. Spor salonları. Sinema ve tiyatro binaları. Tarihi yapılar; han, hamam, kervansaray, eski fabrika. Ticaret odasının salonu. Dernek ve vakıf binaları. Okul salonları. Açık alanlar; meydan, park, sahil, stadyum çevresi.

Bunların her biri başka bir kurumun. Belediyeninki belediye biliyor, üniversitenin üniversite, otelinki otel. Hiçbir kurumun hepsini bir arada görme sebebi yok. Dolayısıyla bir organizatör şehre geldiğinde mekân aramak için tek tek kurum dolaşıyor, telefon ediyor, “sizin salon boş mu” diye soruyor. Çoğu zaman en uygun mekânı bulamıyor; bulduğu mekân, tanıdığının mekânı oluyor.

Bence bu envanteri çıkarmak, bir şehrin etkinlik kapasitesi için yapılabilecek en ucuz ve en etkili iş. Bir tablo: mekân adı, kapasite, teknik durum, işletmeci, yıllık doluluk, uygun etkinlik türü, iletişim. Bu tabloyu kimin çıkaracağı sorusunun cevabı bence belediye ya da varsa kongre ve ziyaretçi bürosu. Ama çoğu şehirde henüz çıkarılmamış; çünkü bu iş henüz bir birimin görev tanımına girmemiş.

Envanter çıkarıldığında genellikle iki şey ortaya çıkıyor. Birincisi, şehirde sanılandan fazla mekân var. İkincisi, bu mekânların çoğu sanılandan az kullanılıyor.

Salon var, işletme yok

Anadolu’da takvimi dolmayan kongre merkezlerinin hikâyesi birbirine benziyor.

Bir şehir kongre turizmine yöneldiğinde ilk adım genellikle kongre merkezi oluyor. İlk yıl birkaç kongre geliyor; sonraki yıllar için takvimi dolduracak yapı baştan kurulmadıysa bina yılın bir bölümünde bekliyor.

Sorun bina değil. Sorun, binayı dolduracak yapının binayla birlikte kurulmamış olması.

Kongre merkezi kendi başına kongre getirmiyor. Kongreyi getiren, o merkezi pazarlayan, uluslararası derneklerle görüşen, teklif hazırlayan, şehri anlatan bir ekip. Bu ekibin adı kongre bürosu; dünyada her kongre şehrinin var. Türkiye’de birkaç şehirde var, çoğunda henüz yok. Kongre bürosu olmayan yerde bina var ama onu satan bir ekip henüz yok.

İşletme meselesi de var. Kongre merkezini kim işletiyor? Belediyenin bir birimi mi, bir şirketi mi, özel sektör mü? Kamu birimi mekânı korumayı iyi biliyor; satış ise ayrı bir uzmanlık ve o uzmanlığın birimde yer alması gerekiyor. Özel sektör işletmesi ise kâr beklediği için salonu dolduruyor; ama dolduramazsa kaçıyor. Bu dengeyi kuran model Türkiye’de çok az.

Salon yapmak bir inşaat kararı; salonu doldurmak bir işletme kararı. İkincisinin de birincisi kadar net verilmesi gerekiyor.

İstanbul’un kıtlığı başka bir sorun

İstanbul’daki mekân kıtlığı ise tersine bir hikâye. Talep var, mekân yok.

Büyük konser mekânlarının bir kısmı son yıllarda kapandı ya da başka amaçla kullanılmaya başlandı. Yenileri yapılmadı; çünkü büyük konser mekânı yatırımı pahalı, arsa pahalı ve yılda kaç konser olacağı belirsiz. Açık hava alanları mevsime bağlı ve her yıl tahsis ve takvim süreci yeniden kuruluyor. Stadyumlar konser için kullanılıyor ama çim, maç takvimi ve kulüp izni her seferinde sorun.

Sonuç: Beş bin kişilik bir konser için mekân bulan organizatör, mekânın fiyatını değil varlığını kutluyor. Mekân sahibi fiyatı belirliyor; organizatör bileti ona göre koyuyor; katılımcı “bilet neden pahalı” diyor.

Bunun çözümü yeni mekân yapmak gibi görünüyor ama tek çözüm bu değil. İstanbul’da da bir envanter sorunu var. Üniversite kampüslerindeki büyük salonlar, kapalı spor salonları, eski sanayi yapıları, şehrin dışındaki fuar alanları. Bunların bir kısmı konser için kullanılabilir; bunun için tahsis sürecinin, teknik altyapının ve işletme modelinin kurulması gerekiyor.

İstanbul’un ihtiyacı yeni bina kadar, var olan binaların etkinliğe açılması. Ve bu, bir envanter ve bir karar meselesi.

Doluluk ölçülmüyor

Bir mekânın yılda kaç gün dolu olduğu, mekânın değerini gösteren tek sayı. Ve bu sayı Türkiye’de çoğu mekânda düzenli olarak tutulmuyor.

Belediyenin kültür merkezi yılda kaç gün kullanıldı? Salon sorumlusu bir takvim tutuyorsa biliniyor; tutmuyorsa bilinmiyor. Kongre merkezi yılda kaç etkinlik ağırladı, kaç kişi geldi, ne kadar gelir getirdi? Bu sayılar belediye faaliyet raporunda etkinlik sayısı olarak geçiyor; yanına doluluk oranı eklendiğinde mekânın gerçek resmi ortaya çıkıyor.

Doluluk ölçülmediğinde mekânın hangi günler boş olduğu görünmüyor ve görünmeyen boşluk için bir şey yapılmıyor. Ve doluluk bilinmediği için bir sonraki plan dönemi de aynı soruyla açılıyor: Yeni bir salon mu gerekiyor, yoksa var olanın işletmesi mi?

Oysa doluluk ölçülse, bir şehrin mekân sorununun kıtlık mı yoksa kullanım mı olduğu bir bakışta anlaşılıyor. Yüzde yirmi dolu bir salonu olan şehrin ilk ihtiyacı işletme; yüzde doksan dolu bir salonu olan şehrin ikinci salon.

Mekânı etkinliğe uydurmak, etkinliği mekâna değil

Son bir şey daha. Türkiye’de etkinlik planlaması genellikle mekândan başlıyor: “Kültür merkezinde yapalım.” Mekân seçiliyor, program ona göre kuruluyor.

Bence sıra tersi olmalı. Önce etkinlik: kaç kişi, ne tür, hangi mevsim, ne teknik gerekiyor. Sonra bu etkinliğe uygun mekân. Envanter varsa bu sıra kolay; yoksa herkes bildiği mekâna gidiyor ve bildiği mekân çoğu zaman en uygun mekân değil.

Bir de mekânların “tek tür” olarak düşünülmesi var. Kongre merkezi yalnızca kongre için, spor salonu yalnızca spor için, kültür merkezi yalnızca tiyatro için. Oysa dünyada iyi işletilen mekânlar çok amaçlı. Kongre merkezi hafta sonu düğün, kış ayları fuar, yaz akşamları konser. Spor salonu konser, sergi, kongre. Bu esneklik, doluluğu yükselten tek şey ve Türkiye’de bazı mekân sahipleri buna “mekân yıpranır” diye mesafeli duruyor.

Boş duran mekân yıpranmıyor; ama değer de üretmiyor.

Sonuçta

Türkiye’nin salon sorunu bir yatırım sorunu değil, bir stok sorunu. İstanbul’da kıtlık, Anadolu’da boş takvim; ikisinin ortak sebebi, şehrin mekân envanterinin çıkarılmamış, doluluğunun ölçülmemiş ve işletmesinin kurulmamış olması.

Envanter çıkarmak ucuz. Doluluk ölçmek ucuz. Mekânı çok amaçlı kullanmak bir karar. Kongre bürosu kurmak bir irade. Bu dört adımın ortak noktası, yeni bir bina yerine var olan binaya bakmak.

Bu şehirde kaç etkinlik mekânı var ve bunların yılda kaç günü dolu?

İlgili Yazılar