İçindekiler
Çoğu şehrin etkinlik takvimi bir liste.
Yıl içinde yapılacak etkinlikler alt alta yazılmış, tarihleri yanına eklenmiş. Bazen belediyenin web sayfasında, bazen bir Excel dosyasında, çoğu zaman da birkaç kişinin kafasında.
Bu listeye bakınca iki şey hemen görülüyor.
Mayıs ve Eylül dolu. Bazı hafta sonlarına iki, bazen üç etkinlik denk gelmiş. Ocak, Şubat, Kasım ve Aralık’ta neredeyse hiçbir şey yok. Ramazan ayı ayrı bir yoğunluk; 19 Mayıs, 29 Ekim ve 30 Ağustos etrafında birer küme; yaz konserleri Temmuz’a yığılmış.
Bu bir takvim değil. Bu, herkesin kendi işini yaptığı bir yılın kaydı.
Bence takvim bir liste değil, bir dağıtım kararı. Şehrin sınırlı dikkatini, sınırlı bütçesini ve sınırlı hafta sonlarını yılın hangi dönemlerine vereceğinin kararı. Bu karar verilmediğinde takvim kendiliğinden oluşuyor ve kendiliğinden oluşan takvim hep aynı yere, zaten dolu olan aylara yığılıyor.
Takvimi kurmak bu yüzden bir yazılım meselesi değil, bir karar meselesi.
Takvimin ilk işi çakışmayı değil, boşluğu görmek
Takvim konuşulduğunda ilk akla gelen sorun çakışma oluyor. Aynı gün iki etkinlik. Aynı meydan iki kere istenmiş. Aynı sanatçıyla belediyenin iki ayrı birimi görüşmüş.
Çakışma görünür bir sorun ve nispeten kolay çözülüyor. Birini kaydırıyorsunuz.
Asıl sorun boşluk.
Yılın üç ya da dört ayında şehirde hiçbir şey olmaması. Bu aylar tesadüfen boş kalmıyor. Hava kötü, insanlar dışarı çıkmıyor, okullar açık ve yıl sonu ile yıl başı, bütçe takvimi açısından geçiş dönemi.
Ama tam da bu aylar, etkinliğin şehre en çok katkı sağlayacağı aylar. Çünkü Mayıs’ta şehir zaten hareketli. Mayıs’a eklenen bir etkinlik, zaten dışarıda olan insanlara bir seçenek daha sunuyor. Şubat’a eklenen bir etkinlik ise dışarı çıkmayacak insanı dışarı çıkarıyor, gelmeyecek ziyaretçiyi getiriyor.
Türkiye’de bunu en iyi gösteren örnek Konya. Aralık ayında, turizm sezonunun en ölü döneminde, tek bir tarihe bağlı bir etkinlik şehrin otellerini dolduruyor. Aynı etkinlik Haziran’da yapılsaydı kalabalığın içinde kaybolurdu. Aralık’ta yapıldığı için o ayın tamamı oluyor.
Takvimin en önemli ölçüsü bence bu: Dolu aylara ne eklendiği değil, boş aylara ne konduğu.
Her etkinliğin bir mevsimi var ama çoğunun mevsimi alışkanlık
Bazı etkinliklerin tarihi gerçekten değişmez. Hasat festivali hasat zamanı yapılır. Dini bir günün anması o güne bağlıdır. Milli bayramlar bellidir.
Ama takvimdeki etkinliklerin büyük bölümü için tarih bir tercih. Konser dizisi Haziran’da da yapılabilir, Ekim’de de. Kitap fuarı Nisan’da da olabilir, Kasım’da da. Gastronomi etkinliği yazın da yapılabilir, kışın da. Gençlik festivali, el sanatları şenliği, uluslararası halk dansları, hepsi için tarih bir alışkanlık.
Bu etkinliklerin hepsi Mayıs ve Eylül’e yığıldığında takvim yapılmamış demektir. Her birim kendisi için en uygun tarihi seçmiş: havanın güzel olduğu, okulların kapalı olmadığı, bütçenin hazır olduğu dönem. Şehir için en doğru tarih sorusu ise henüz masaya gelmemiş.
Takvim kurmak biraz da her etkinlik için bu soruyu sormak: Bu etkinliğin tarihi gerçekten sabit mi, yoksa alışkanlık mı?
Alışkanlık olanlar, boş aylara dağıtılabilir. Ve dağıtıldığında genellikle daha iyi sonuç veriyor, çünkü boş ayda rakip yok.
Ramazan ve milli günler: Türkiye takviminin sabit kümeleri
Türkiye’de bir etkinlik takvimi kurarken iki şeyin etrafından dolaşmak mümkün değil.
Birincisi Ramazan. Her belediyenin iftar programı, Ramazan sokağı, çocuk etkinlikleri var. Bu dönem takvimde kendi başına bir küme ve her yıl yaklaşık on bir gün geriye kayıyor. On yıl içinde kıştan yaza geçiyor; bu, takvimin geri kalanını da yıldan yıla etkiliyor. Ramazan’ın etrafına kurulan takvim, beş yıl sonra aynı takvim değil.
İkincisi milli günler. 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos, 29 Ekim. Bunların tarihi sabit ve içeriği büyük ölçüde belirli. Takvimin omurgası onlar; şehrin kendi etkinlikleri bu tarihlerin etrafına kuruluyor.
Bu ikisini yok sayan takvim gerçekçi değil. Ama bu ikisinin etrafındaki boşlukları gören takvim, şehrin kendi etkinliklerine yer buluyor.
Üst üste değil, yan yana
Takvimin ikinci işi etkinlikleri birbirine bağlamak.
Aynı hafta sonuna denk gelen iki etkinlik bir çakışma olabilir. Ya da bir fırsat.
Bir kongre ile bir konser aynı hafta sonundaysa, kongre katılımcısı akşam konsere gidebilir. Bir fuarın hemen ardından bir festival varsa, fuar için gelen ziyaretçi bir gün daha kalabilir. Bir gastronomi etkinliğiyle bir el sanatları pazarı aynı meydanda yan yana kurulabilir.
Bunu planlamak, çakışmayı yönetmekten farklı. Çakışmada iki etkinlik aynı kaynağı istiyor ve biri kaybediyor. Yan yana planlamada iki etkinlik birbirinin ziyaretçisini kullanıyor.
Takvime bu gözle bakan şehir, etkinliklerini tek tek değil küme küme düşünmeye başlıyor. Bahar kümesi, yaz kümesi, kış kümesi. Her küme içinde birbirini besleyen üç dört etkinlik. Kümenin kendi adı oluyor, kendi duyurusu oluyor. “Şehrin bahar haftası” diye anılmaya başlıyor.
Bu, aynı etkinlikleri aynı bütçeyle daha büyük göstermenin en ucuz yolu.
Boş aya ne konur?
Buraya kadar “boş aya bir şey koyun” dedim ama ne konacağını söylemedim. Çünkü kolay bir soru değil; boş ay boş olduğu için boş.
Kışın açık hava etkinliği yapılamıyor. Dolayısıyla kış etkinliği kapalı mekân etkinliği demek. Ve kapalı mekân etkinliği, şehrin kapalı mekân envanterine bağlı: kongre merkezi, kültür merkezi, spor salonu, üniversite salonu, tarihi bir han ya da hamam.
Türkiye’de bu envanter çoğu şehirde var ve kış takviminde geniş boşluklar oluyor. Belediyenin kültür merkezi Kasım’dan Mart’a kadar çoğu zaman haftada bir tiyatro oyunu ağırlıyor; kalan günler, takvimin kış kümesi için hazır bir alan.
Kışa yakışan etkinlik türleri de belli. Kitap fuarı, kışın okunur. Gastronomi etkinliği, kış mutfağıyla yapılır; kış yemekleri, sıcak içecekler, kapalı pazar. Küçük ölçekli kongre ve sempozyumlar, akademik takvim kışın dolu olduğu için kışa uygun. Kapalı salon konserleri, tiyatro festivali, film gösterimleri, atölye programları. Hiçbiri sahne ve meydan istemiyor; hepsi salon istiyor ve salon zaten var.
Bir de kışa özgü bir avantaj var: Rakip yok. Yazın her şehirde bir festival varken, kışın Anadolu’da bir hafta sonu etkinlik yapan şehir sayısı az. Kışa konan etkinlik, aynı bütçeyle yazdakinden daha fazla görünüyor; basında yer buluyor, çünkü o hafta başka haber yok.
Bence boş ay için doğru soru “ne yapabiliriz” değil, “elimizdeki kapalı mekânla ne yapabiliriz”. Bu soru sorulduğunda cevap genellikle hazır.
Takvim yılın başında tek seferde duyurulmalı
Takvimin bir de iletişim tarafı var ve bu taraf neredeyse hiç konuşulmuyor.
Türkiye’de şehir etkinlikleri genellikle etkinliğe iki hafta kala duyuruluyor. Afiş asılıyor, sosyal medyada paylaşılıyor, basına bülten gidiyor. Şehirde yaşayan insan son anda öğreniyor; şehir dışından gelecek insan hiç öğrenmiyor, çünkü plan yapacak zamanı kalmamış.
Oysa takvim yılın başında, tek seferde, bütün yıl duyurulabilir. “Bu yıl şehrimizde şunlar olacak” diye tek bir sayfa. Otel yıl boyu doluluk planını buna göre yapıyor. Seyahat acentesi tur programına koyuyor. Şehir dışındaki hemşehri yıllık iznini buna göre alıyor. Sponsor hangi etkinliğe gireceğine önceden karar veriyor.
Bu, Avrupa’daki festival şehirlerinin yıllardır yaptığı şey. Yılın takvimi bir önceki yılın sonunda duyuruluyor ve tarihler değişmiyor. Türkiye’de bunu yapan şehir sayısı henüz az; çoğu şehirde takvim yıl içinde parça parça netleşiyor.
Takvimi yılın başında duyurmak, takvimi kurmayı zorunlu kılıyor. Duyurulacak bir şey olması için kararların verilmiş olması gerekiyor. Belki de takvim kurmanın en etkili yolu, duyuru tarihini önceden ilan etmek: “Her yıl Ocak’ın ilk haftası şehrin yıllık etkinlik takvimi açıklanır.” O tarih yaklaştıkça takvim kendiliğinden kuruluyor.
Takvim kimin elinde?
Buraya kadar yazdıklarımın hiçbiri, tek bir yerin takvime sahip çıkmasıyla olmuyor.
Belediyede kültür ayrı, spor ayrı, gençlik ayrı etkinlik yapıyor. Üniversitenin kendi takvimi var. Ticaret odası ayrı fuar düzenliyor. Özel sektörün festivalleri var. Valiliğin programı var. Hepsi aynı şehirde, aynı hafta sonlarını kullanıyor ve çoğu zaman tek bir takvimde görünmüyor.
Hepsini tek bir takvime toplamak, hepsini tek bir elden yönetmek anlamına gelmiyor. Herkes kendi etkinliğini yapmaya devam edebilir.
Ama tek bir yerde görünmeleri gerekiyor. Ve o yerde birinin “bu tarih uygun değil, şuraya kaydıralım” deme yetkisinin olması gerekiyor. Bu yetki yoksa takvim var ama çalışmıyor; herkesin kendi etkinliğini yazdığı bir sayfa oluyor.
Bu masa çoğu şehirde henüz kurulmamış. Olduğu birkaç şehirde ise fark hemen görülüyor: Etkinlikler yıla yayılmış, hafta sonları çakışmıyor, kümeler oluşmuş, şehrin bir ritmi var.
Bir şehrin etkinlik takvimi, o şehrin yılını nasıl bölmek istediğinin ifadesi.
Dolu aylara yığılmış takvim, şehrin bu kararı hiç vermediğini gösteriyor. Boş aylara cesaretle konmuş birkaç etkinlik, Ramazan ve milli günler gibi sabit kümelerin etrafına kurulmuş bir düzen, yan yana planlanmış etkinlik kümeleri ve takvime sahip çıkan bir masa. Hepsi birlikte takvim oluyor.
Bunların hiçbiri bütçe istemiyor. Hepsi karar istiyor.
Şehrin en sessiz ayında ne var?



