Sürdürülebilir Turizm Nedir? Havlu Kartının Ötesinde Bir Çerçeve

Sürdürülebilir turizm çoğu zaman otel banyosundaki havlu kartına, bir doğa turuna ya da ormandaki bungalova indirgeniyor. Oysa suyun nerede harcandığından otelin peynirini kimden aldığına, sezonluk çalışanın kışın ne yaptığından ilçedeki kiraya kadar uzanan bir ölçü. Üç ayağı, ekoturizmden farkı, GSTC ölçütlerine dayanan belgelendirme ve yeşil aklama riski üzerine sahadan bir bakış.

Mertcan Tekin 10 dk okuma
Sürdürülebilir Turizm Nedir? Havlu Kartının Ötesinde Bir Çerçeve
İçindekiler
  1. Sürdürülebilir turizm nedir? Bugünü karşılarken yarını tüketmemek
  2. Sürdürülebilir turizm ilkeleri üç ayakta toplanıyor; ilki çevre
  3. Toplum ayağı: Turist gidince orada kalan insanlar
  4. Ekonomi ayağı: Paranın ne kadarı ilçede kalıyor?
  5. Ekoturizm ile farkı ne? Sık karıştırılan kavramlar
  6. Sürdürülebilir turizm belgesi: GSTC ölçütleri ve Türkiye’deki program
  7. Yeşil aklama: Yapılanı olduğundan büyük anlatmak
  8. Sonuçta
  9. İlgili Yazılar

Otel banyosundaki o küçük kartı hepimiz biliyoruz. Havluyu yere bırakırsanız değiştiriliyor, askıda bırakırsanız ertesi gün de aynısını kullanıyorsunuz; kartın köşesinde de çoğu zaman bir yaprak, bir damla ya da küçük bir dünya resmi oluyor. Sürdürülebilir turizm denince çoğumuzun aklına önce bu kart geliyor. Hemen arkasından ormanın içinde bir bungalov, yaylada bir doğa yürüyüşü, köy evinde iki gece; yani yeşil olan, doğada geçen bir tatil.

Kart kötü bir fikir değil, doğa turu da değil. Ama sürdürülebilir turizmi bunlarla sınırlı tuttuğumuzda kavramın en ağır kısımları dışarıda kalıyor. Antalya’da büyük bir otelin suyunu nereden çektiği, mutfaktaki aşçının kasımda hangi işte çalıştığı, ilçede kiraların turizmle nasıl değiştiği, otelin domatesi kimden aldığı da bu kavramın içinde. Bence sürdürülebilir turizmi anlamanın en iyi yolu onu bir turizm türü olarak değil, her türlü turizmin nasıl yapıldığına dair bir ölçü olarak düşünmek.

Sürdürülebilir turizm nedir? Bugünü karşılarken yarını tüketmemek

Sürdürülebilir turizm, bugünün ziyaretçisinin, turizm sektörünün, çevrenin ve ev sahibi toplumun ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların aynı yerden yararlanma imkânını tüketmeden karşılayan turizm. Dünya Turizm Örgütü’nün yaygın olarak kullanılan tanımı da bu fikre dayanıyor: turizmin bugünkü ve gelecekteki ekonomik, toplumsal ve çevresel etkilerini bütünüyle hesaba katmak ve bunu dört tarafın ihtiyacını birlikte gözeterek yapmak.

Bu tanımda bana en önemli gelen şey taraf sayısı. Turizmi konuşurken çoğu zaman iki taraf görüyoruz: gelen misafir ve onu ağırlayan işletme. Tanım bunlara iki taraf daha ekliyor. Biri çevre, yani suyu, kıyısı, ormanı ve havasıyla o yerin kendisi. Diğeri ev sahibi toplum, yani turist gittikten sonra da orada yaşamaya devam eden insanlar. Bir tatil dördüne birden iyi geliyorsa sürdürülebilir; birinin hesabına diğerlerini memnun ediyorsa bir süre işliyor, sonra o yer ya suyunu ya kıyısını ya da insanlarının turizme duyduğu yakınlığı kaybediyor.

Dünya Turizm Örgütü’nün altını çizdiği bir başka nokta da bu ilkelerin belirli bir turizm türüne değil, kitle turizmi dahil bütün turizm türlerine uygulanması. Türkiye turizminin gövdesi deniz, kum, güneş ve büyük oteller; sürdürülebilirliği yalnızca butik doğa tesislerine ait sayarsak, misafirin büyük bölümünü ağırlayan yerleri konuşmanın dışında bırakıyoruz.

Sürdürülebilir turizm ilkeleri üç ayakta toplanıyor; ilki çevre

Sürdürülebilir turizmin ilkeleri genellikle üç ayak üzerinden anlatılıyor: çevre, toplum ve ekonomi. Sahada üçü birbirine bağlı; birinde atılan adım çoğu zaman diğerlerine de dokunuyor.

Çevre ayağı Türkiye’de önce su demek. Kıyı ilçelerinin çoğunda yaz aylarında nüfus katlanıyor, hem de yağışın en az olduğu dönemde. Havuz, peyzaj sulaması, çamaşırhane ve mutfak aynı anda çalışıyor ve aynı kaynağa yükleniyor. Sahada gördüğüm kadarıyla bu konuda en çok fark yaratan şey pahalı bir teknoloji değil, ölçmek. Suyu tek bir ana sayaçtan okuyan otel ne kadar harcadığını biliyor ama nerede harcadığını bilmiyor; çamaşırhaneye, mutfağa ve peyzaja ayrı sayaç koyan otel ise ilk sezonun sonunda nereden başlayacağını görüyor. Bahçeyi çim yerine bölgenin kendi bitkileriyle düzenlemek, sulamayı akşam saatlerine almak, odadaki armatürleri değiştirmek bu ölçümün arkasından kendiliğinden geliyor.

Atık ikinci büyük başlık. Sezonda nüfusu katlanan bir ilçenin toplama düzeni kış nüfusuna göre kurulmuş oluyor ve otellerden, plajlardan, lokantalardan gelen yük ağustosta sistemi zorluyor. Otelin elinde burada çok şey var: açık büfede tabakları biraz küçültmek, yemeği tek seferde büyük tepsilerle değil azar azar tazelemek, mutfakta ambalajı ve organik atığı baştan ayırmak. Belediyenin elinde de sezona göre ayarlanmış bir toplama takvimi, plajlarda ayrıştırma kutuları ve otellerle sezon başında yapılan bir toplantı var. Bunların hiçbiri büyük yatırım istemiyor.

Enerji ve ulaşım da çevre ayağının parçası. Ulaşımın karbon tarafı ise artık sektörün önündeki kuralları değiştiriyor; turizmde dekarbonizasyon bu yüzden bir çevre konusu olmaktan çok bir pazar erişimi konusu hâline geldi.

Toplum ayağı: Turist gidince orada kalan insanlar

Toplum ayağı, turizmin o yerde yaşayan insanların hayatına ne getirip ne götürdüğüyle ilgili. Bizde en az konuşulan taraf da bu; çünkü ölçmesi sudan ve atıktan zor, sonuçları da yavaş görünüyor.

İlk soru istihdam. Kıyıdaki otellerde çalışanların önemli bir kısmı sezon için başka şehirlerden geliyor; nisanda gelip ekimde dönüyor, lojmanda kalıyor, kışın başka bir işe geçiyor ya da işsiz kalıyor. Bu düzen kimsenin tercihi değil, sezonun kısalığının sonucu. Ama yöredeki gençlerin turizmde iş bulup bulamadığı, sezonluk çalışanın ertesi yıl aynı otele dönüp dönmediği, kış aylarında bir eğitim programıyla ekibin bir kısmının tutulup tutulamadığı, bence sürdürülebilirliğin en anlamlı sorularından. Aynı aşçıyı her yıl geri çağırabilen otel hem işini daha iyi yapıyor hem de bulunduğu yerde bir meslek büyütüyor.

Yerel halkın turizmden payı da aynı ayağın içinde. Turizm bir ilçede büyürken kiralar yükseliyor, sokaklar kalabalıklaşıyor, mahalle bakkalı hediyelik eşya dükkânına dönüşüyor. Bu yükü taşıyan insan karşılığını görüyorsa turizmi sahipleniyor, yalnızca yükü görüyorsa ondan uzaklaşıyor. Bir yerin taşıma kapasitesini ölçerken turnikenin ve rezervasyonun yanında mahallede yaşayan insanın sözüne de yer açmak bu yüzden önemli.

Kültürel mirasın korunması da bu ayağa ait ve yalnızca ören yerleriyle sınırlı değil. Bir ilçenin taş evleri, pazarındaki yöresel ürün, el dokuması, ziyaretçiyi oraya getiren şeylerin büyük kısmı. Otel lobisindeki hediyelik eşya rafında yöredeki ustanın işi mi duruyor, yoksa her sahil ilçesinde aynı olan ithal magnetler mi? Acentenin programında ören yerine kırk dakika mı ayrılmış, yoksa yöreyi bilen bir rehberle iki saat mi? Ziyaretçinin payına düşen kısım da burada çok somut: patikadan çıkmamak, fotoğraf için duvara tırmanmamak, gezdiği yerin kuralını o yerin kendini koruma biçimi olarak görmek.

Ekonomi ayağı: Paranın ne kadarı ilçede kalıyor?

Ekonomi ayağı, turizmin kâr edip etmemesinden çok, ürettiği gelirin nereye gittiği ve ne kadar süre devam ettiğiyle ilgili. Bir otel çok kazanabilir; ama peyniri, zeytinyağını, sebzesini, hatta çalışanını başka yerden getiriyorsa bulunduğu yere kalan pay sınırlı oluyor.

Yerel tedarik burada en somut araç. Açık büfedeki zeytinin, peynirin, reçelin, mevsim sebzesinin bir kısmını yakındaki kooperatiften ya da üreticiden almak, menüde bunu yazmak ve misafire anlatmak, otelin mutfak düzenini çok değiştirmeden yapılabiliyor. İlk yıl bütün tedariki değiştirmek gerekmiyor; bir iki ürünle başlayıp üreticinin istenen miktarı ve kaliteyi düzenli verebildiğini görmek daha gerçekçi.

Acentenin elinde de benzer bir kaldıraç var. Tur programına büyük bir zincir restoran yerine yerel bir lokanta, merkezden gelen rehber yerine yöreyi bilen bir rehber, otobüsün her seferinde durduğu büyük mağaza yerine ilçenin çarşısı yazıldığında aynı turun parası başka ellere dağılıyor. Bu kararlar fiyatı çoğu zaman değiştirmiyor; değiştirdiği şey, paranın ilçede kalan kısmı.

Sezonun uzunluğu da ekonomi ayağının en belirleyici sorusu. Yılın beş ayında çalışıp yedi ayında kapanan bir tesis, çalışanına da tedarikçisine de yılın yalnızca bir kısmında iş veriyor. Sezonu uzatmak kolay değil ve tanıtımla çözülen bir şey de değil; ama baharda ve sonbaharda yürüyüş, bisiklet, gastronomi, toplantı ve küçük kongre gibi ürünlerle sezonun iki ucunu birkaç hafta uzatabilen bir ilçe, hem işini hem insanını daha uzun tutuyor. Ziyaretçi açısından karşılığı basit: mümkünse hafta içine, mümkünse sezonun kenarına gitmek.

Üç ayağı yan yana koyduğumda elimde tek bir ölçü kalıyor. Bir turizm işinin sürdürülebilir olup olmadığını, en sonunda o işin bulunduğu yerde on yıl sonra da istenip istenmediği belli ediyor.

Ekoturizm ile farkı ne? Sık karıştırılan kavramlar

Ekoturizm, doğal alanlara yapılan, o alanın korunmasına katkı veren, yerel halkın refahını gözeten ve ziyaretçiye doğayı tanıtan bir turizm türü. Sürdürülebilir turizmle farkı tam burada: ekoturizm bir ürün, bir tatil biçimi; sürdürülebilir turizm ise ister ekoturizm ister şehir turu ister her şey dahil otel olsun, her turizmin nasıl yapıldığına dair bir ölçü. Bu yüzden her doğa turu kendiliğinden sürdürülebilir de değil. Hafta sonu yaylaya çıkan araç konvoyu, dere kenarına yan yana kurulan onlarca çadır, ağaç kesilerek açılan bungalov alanı, adı ne olursa olsun doğada geçen bir turizm ama sürdürülebilir değil. Tersine, kıyıdaki büyük bir otel suyunu ölçüyor, atığını ayırıyor, çalışanını her yıl geri çağırıyor ve tedarikinin bir kısmını yöreden yapıyorsa, ekoturizmle hiçbir ilgisi olmadan sürdürülebilir turizmin içinde duruyor.

Yeşil turizm daha çok çevre tarafını anlatan, gündelik dilde ve pazarlamada sık kullanılan bir ifade. Genellikle enerji, atık ve doğal alan gibi konularla sınırlı kalıyor, toplum ve ekonomi ayağını çoğu zaman içine almıyor.

Sorumlu turizm ise vurguyu ilkeden davranışa kaydırıyor. Sürdürülebilir turizm varılacak yeri tarif ediyorsa, sorumlu turizm oraya giderken kimin ne yaptığını soruyor: otelin, acentenin, belediyenin ve ziyaretçinin kendisinin. Ziyaretçi için karşılığı yerel lokantada yemek, rehberini yöreden seçmek, suyu idareli kullanmak, kalabalık saatten kaçmak gibi gündelik kararlar.

Yavaş turizm de aynı ailenin bir üyesi; az yer görüp çok kalmayı, yolculuğu acele etmeden yaşamayı öne çıkarıyor. Bizde en çok Cittaslow, yani sakin şehir ağıyla birlikte anılıyor. Cittaslow, İtalya’da doğmuş, nüfusu küçük yerleşimlerin yaşam kalitesini, yapı dokusunu ve yerel ürününü korumayı amaçlayan uluslararası bir birlik; Türkiye’de ilk üye Seferihisar olmuştu. Burada bir ayrımı yapmak lazım: Cittaslow bir turizm belgesi değil, bir yerleşimin yaşama biçimine dair bir üyelik. Ziyaretçi getirebiliyor ama asıl amacı ilçenin kendi hayatını korumak; sürdürülebilir turizmin toplum ayağıyla en çok buluştuğu yer de bence burası.

Sürdürülebilir turizm belgesi: GSTC ölçütleri ve Türkiye’deki program

Sürdürülebilir turizm belgesi, bir otelin ya da tur operatörünün sürdürülebilirlik ölçütlerini karşıladığını bağımsız bir denetimle gösteren belge. Bu alanda dünyada en çok başvurulan çerçeve, Küresel Sürdürülebilir Turizm Konseyi’nin, yani GSTC’nin ölçütleri. GSTC otelleri doğrudan belgelendirmiyor; konaklama tesisleri, tur operatörleri ve destinasyonlar için ortak bir asgari ölçüt seti tanımlıyor, belgeyi ise bu ölçütlere göre çalışan bağımsız belgelendirme kuruluşları veriyor. Ölçütler dört başlıkta toplanıyor: sürdürülebilir yönetim, toplumsal ve ekonomik etkiler, kültürel miras ve çevre. Yani üç ayağın üzerine yönetim de ekleniyor; bunun anlamı, işletmenin yaptıklarını birinin iyi niyetine değil yazılı bir sisteme bağlaması. Etkinliklerde de durum farklı değil; etkinliğin sürdürülebilirliği bir sistem meselesi ve yazıya dökülmeyen iyi uygulama, ekip değişince kayboluyor.

Türkiye’de de konaklama tesisleri için GSTC ölçütlerine dayanan ulusal bir sürdürülebilir turizm programı ve belgelendirme süreci yürütülüyor. Tesisler bu sürece kendi durumlarını ölçütlere göre ortaya koyarak başlıyor, hazırlıklarını adım adım tamamlıyor ve sonunda bağımsız denetimle belge alıyor. Hangi aşamada ne beklendiğinin ayrıntısı programın kendi duyurularında güncelleniyor; otelci için en doğru yol, bunu resmi kaynaklardan ve kendi meslek birliğinden takip etmek.

Benim belgeye bakışım şöyle: Belgenin asıl değeri lobideki çerçevede değil, ona hazırlanırken işletmenin kendine sorduğu sorularda. Su nerede harcanıyor, atığın ne kadarı ayrışıyor, çalışanların ve tedarikçilerin ne kadarı yöreden? Bu soruların cevabını bir kez yazıya döken otel, belgeyi alsa da almasa da kendi işletmesini daha iyi tanıyor. Pazar tarafı da boş değil; Avrupa’dan misafir getiren büyük tur operatörlerinin bir kısmı, çalıştığı otellerden tanınmış bir sürdürülebilirlik belgesi istemeye başladı.

Sık karıştırılan bir başka işaret Mavi Bayrak. Plajların ve marinaların su kalitesini, güvenliğini ve çevre düzenini gösteren, Türkiye’de çok yaygın ve değerli bir işaret; ama bir plajın bayrağı, o plajın önündeki otelin ya da ilçenin bütününün sürdürülebilir olduğunu tek başına göstermiyor.

Yeşil aklama: Yapılanı olduğundan büyük anlatmak

Yeşil aklama, bir işletmenin ya da bir yerin çevre ve toplum için yaptığı şeyi olduğundan büyük, bazen hiç yapmadığı hâlde yapıyormuş gibi anlatması. Turizmde çoğu zaman kelime düzeyinde başlıyor: adında “eko” geçen ama ormanı açarak kurulmuş tesis, broşüründe “doğayla iç içe” yazan ama atık suyunun nereye gittiğini bilmeyen işletme, her odaya yeşil bir kart koyup kartın arkasındaki işi hiç kurmamış otel.

Riski yalnızca ahlaki değil. Misafir sahada görüyor; tur operatörü ve belgelendirme denetçisi soruyor; Avrupa’da tüketiciye yapılan çevre beyanlarının kanıtlanmasını isteyen düzenlemeler de sıkılaşıyor. Etkinlik tarafında bu risk daha da görünür, çünkü katılımcı sahnenin arkasını da görüyor; sürdürülebilir etkinlik tasarımında yeşil aklamanın en çok dikkat edilen konulardan biri olması bu yüzden.

Ama madalyonun öbür yüzünü de görmek lazım. Eleştirilme korkusu bazı işletmeleri tamamen susturuyor; suyunu gerçekten ölçen, tedarikini gerçekten yöreden yapan otel bunu hiç anlatmıyor, çünkü “yeterince yapmadık” diye düşünüyor. O zaman misafir de acente de iş yapanla yalnızca konuşanı ayıramıyor. Bence sağlıklı olan, yapılanı ölçüsüyle ve sınırıyla anlatmak. “Doğa dostu otel” demektense “bu sezon çamaşırhanenin suyunu ayrı ölçmeye başladık, peynirimizi ve zeytinimizi ilçedeki kooperatiften alıyoruz, enerji tarafında henüz bir adım atmadık” diyen bir otel bana çok daha inandırıcı geliyor.

Sonuçta

Sürdürülebilir turizmi doğa turundan, havlu kartından ya da yeşil bir logodan ibaret görünce kolay bir konu sanıyoruz; üç ayağıyla düşününce su, atık, sezonluk çalışan, ilçedeki kira, otelin tedarikçisi ve broşürdeki cümle aynı konunun parçası oluyor.

Bunların hepsini bir anda çözmek kimsenin elinde değil. Ama otel bir sayaçla, acente programına yazdığı bir lokantayla, belediye sezona göre ayarladığı bir toplama takvimiyle, ziyaretçi de hafta içine aldığı bir tatille başlayabiliyor. Türkiye turizminin bu konuda en çok işine yarayacak şeyin büyük sözlerden çok, bu küçük adımların her sezon kaydedilip bir sonraki sezona taşınması olduğunu düşünüyorum.

Bu sezon turizmden kazanılan paranın ne kadarı, kış geldiğinde hâlâ bu ilçede?

İlgili Yazılar