Aşırı Turizm Türkiye'ye Uzak mı?

Venedik'te turiste karşı yürüyüş, Barselona'da kiralık ev yasağı, Amsterdam'da kruvaziyer kısıtı. Türkiye'de bunlar henüz az konuşuluyor; gündem büyüme ve yeni pazarlar. Oysa Kapadokya'da balon saati, Sapanca'da hafta sonu, tarihi yarımadada öğle; aşırı turizm ülke istatistiğinde görünmüyor, mahalle hayatında görünüyor. Taşıma kapasitesi kavramı ve yasaklamadan yönetmenin yolları.

Mertcan Tekin 6 dk okuma
Aşırı Turizm Türkiye'ye Uzak mı?
İçindekiler
  1. Sayıyla değil, oranla
  2. Türkiye’de aşırı turizm nerede?
  3. Taşıma kapasitesi: Bilinen ama konuşulmayan kavram
  4. Yasak ilk araç değil, son araç
  5. Yerel halk masada olmalı
  6. İlgili Yazılar

Aşırı turizm denince akla hep aynı şehirler geliyor. Venedik, Barselona, Amsterdam, Dubrovnik, Santorini. Şehir sakinlerinin turistlere karşı yürüdüğü, belediyelerin kiralık ev platformlarını kısıtladığı, kruvaziyer gemilerinin limana sokulmadığı, günübirlik ziyaretçiden giriş ücreti alınan yerler.

Türkiye’de bunlar henüz az konuşuluyor. Gündem, haklı olarak, büyüme ve yeni pazarlar; aşırı yoğunluk ise yerel ölçekte kalıyor. Sektör toplantılarında “aşırı turizm” dendiğinde, “o Avrupa’nın sorunu, biz daha o kadar turist alamıyoruz” deniyor.

Ben buna uzun süre katıldım. Artık katılmıyorum.

Çünkü aşırı turizm bir ülkenin tamamında yaşanan bir şey değil. Belirli yerlerde, belirli saatlerde, belirli mevsimlerde yaşanıyor. Ve o yerler, o saatler ve o mevsimler Türkiye’de de var. Ülke istatistiğinde görünmüyor; ülke istatistiğinde her şey yolunda. Ama Kapadokya’da sabah altıda bir vadiye yığılan kalabalığa, Sapanca’da Cumartesi öğlen göl kenarındaki trafiğe, İstanbul’da tarihi yarımadanın öğle saatine bakınca başka bir şey görünüyor.

Bu yazıda aşırı turizmin Türkiye’de nerede ve nasıl başladığını, “taşıma kapasitesi” diye bir kavramın neden konuşulmadığını ve yasaklamadan yönetmenin yollarını konuşmak istiyorum.

Sayıyla değil, oranla

Önce bir ölçü meselesi.

Bir yerin aşırı yüklenip yüklenmediğini ziyaretçi sayısı söylemiyor. Ziyaretçinin oradaki insana, altyapıya, alana ve zamana oranı söylüyor.

Yılda on milyon ziyaretçi alan büyük bir metropol rahat olabilir; on milyon, on beş milyonluk şehrin içinde dağılıyor. Yılda bir milyon ziyaretçi alan beş bin nüfuslu bir kasaba boğulabilir; bir milyon, beş bin kişinin sokaklarına, suyuna, otoparkına, kafesine yığılıyor.

Türkiye’de ikinci türden yerler çoğalıyor. Küçük bir kasaba, bir vadi, bir sahil, bir mahalle; nüfusunun yüz katı ziyaretçi, yılın üç ayında, günün beş saatinde.

Ve bu yerler, ülke turizm istatistiğinin içinde kayboluyor. Türkiye’nin toplam ziyaretçi sayısına göre her şey yolunda; yer yer bakıldığında bazı yerler çoktan sınırı geçmiş.

Türkiye’de aşırı turizm nerede?

Birkaç yer sayayım; hepsini sahada gördüm.

Kapadokya, sabah balon saati. Yüzlerce balon, tek bir bölgede, aynı dakikalarda. Balonları izlemek için aynı tepelere, aynı teraslara, aynı yollara yığılan araçlar. Sabah saat yedide, küçük bir kasabanın sokaklarında şehir trafiği. Yıl boyunca değil; ama her sabah, sezon boyunca.

Sapanca, hafta sonu. Göl kenarına inen tek yol, Cumartesi öğlen kilitleniyor. Bungalovlar, restoranlar, günübirlikçiler, hepsi aynı on kilometrelik şeritte. Hafta içi sakin; hafta sonu Sapanca’da yaşayan insan arabasını çıkaramıyor.

İstanbul, tarihi yarımada, öğle saati. Sultanahmet ile Ayasofya arasındaki meydan, günün belirli saatlerinde yürünemez hale geliyor. Kruvaziyer gemisi geldiğinde iki kat. Çarşının içinde yaşayan ve çalışan insan, turistin arasından geçemiyor.

Kaş, Alaçatı, Şirince, Ayvalık’ın bazı köyleri, Karadeniz’in bazı yaylaları. Küçük yerleşimler; yazın nüfuslarının birkaç katını ağırlıyor. Kira üç katına çıkıyor, yerel esnafın yerini turistik işletme alıyor, köyde yaşayan insan köyde yaşayamaz hale geliyor.

Bunların hiçbiri ülke istatistiğinde görünmüyor; ülke ölçeğinde ziyaretçi arttı, gelir arttı ve bu gerçekten bir başarı. Ama o yerde yaşayan insan için durum farklı: Kira ödeyemiyor, evinin önüne park edemiyor, alıştığı bakkalı bulamıyor ve bir noktadan sonra turisti sevmemeye başlıyor.

Aşırı turizm ülke istatistiğinde değil, mahalle hayatında görünür.

Taşıma kapasitesi: Bilinen ama konuşulmayan kavram

Turizm planlamasında “taşıma kapasitesi” diye bir kavram var. Bir alanın, ziyaretçi deneyiminin kalitesi ve yerel hayat bozulmadan, aynı anda kaç kişiyi ağırlayabileceği.

Bu kavram turizm eğitiminde öğretiliyor, akademik yayınlarda var, planlama belgelerinde geçiyor. Ama sahada neredeyse hiç konuşulmuyor. Çünkü kapasite konuşmak, yönetmek demek ve yönetmek, sadece saymaktan daha zor. “Kapadokya’nın sabah saatinin kapasitesi şu kadar” demek, bir sonraki cümleyi, “peki nasıl dağıtırız” sorusunu gerektiriyor.

Oysa kapasite, biz konuşmasak da var. Ve aşıldığında kendini gösteriyor: Deneyim kötüleşiyor, kuyruk uzuyor, fiyatlar yükseliyor, yerel halk uzaklaşıyor, sosyal medyada “artık eskisi gibi değil” yorumları başlıyor. Bir süre sonra ziyaretçi de gelmemeye başlıyor; çünkü geldiğinde gördüğü şey, geldiği şey değil.

Aşırı turizmin tuhaf tarafı bu: Destinasyonu bitiren şey, destinasyonun başarısı. Çok sevildiği için çok ziyaret ediliyor, çok ziyaret edildiği için sevilmez hale geliyor.

Bir de şunu söylemek istiyorum: Kapasite tek bir sayı değil. Günün saatine, haftanın gününe, mevsime göre değişen bir eğri. Kapadokya’nın kapasitesi sabah altıda ve öğleden sonra üçte aynı değil. Sapanca’nın kapasitesi Salı ve Cumartesi aynı değil. Tarihi yarımadanın kapasitesi kruvaziyer gününde ve diğer günde aynı değil. Bu eğriyi bilmek, yönetimin ilk adımı; ve Türkiye’de hiçbir destinasyon bu eğriyi çıkarmış değil.

Yasak ilk araç değil, son araç

Avrupa’daki örneklere bakınca aşırı turizm yönetimi yasaklarla ilişkilendiriliyor. Kruvaziyer yasağı, kiralık ev yasağı, giriş ücreti, günlük kota, tur otobüsü kısıtı.

Bunlar araçların bir kısmı. Ama ilk akla gelmesi gerekenler değil ve Türkiye için çoğu uygun da değil. Çünkü yasak, kapasiteyi yönetmiyor; talebi reddediyor. Ve Türkiye gibi büyümekte olan bir destinasyon için talebi reddetmek, doğru araç değil.

Daha yumuşak araçlar var ve bunların büyük bölümü Türkiye’de henüz denenmemiş.

Saate yaymak. Yoğun bir ören yeri, müze ya da vadi için saat dilimli giriş; rezervasyonla. Aynı günlük ziyaretçi sayısı, sabah yığılması olmadan güne dağılıyor. Dünyada en kalabalık müzeler yıllardır böyle çalışıyor; Türkiye’de de birkaç ören yeri başladı, yaygınlaşması gerekiyor.

Yere yaymak. Herkesin gittiği vadinin yanındaki vadi, herkesin indiği plajın yanındaki plaj, herkesin gezdiği mahallenin yanındaki mahalle. Tanıtımın işi burada en kalabalık yeri değil, en az bilinen yeri anlatmak. Kapadokya’da ziyaretçinin büyük bölümü birkaç noktaya gidiyor; bölgenin geri kalanı boş. Dağıtmak, yeni ziyaretçi getirmeden kapasiteyi iki katına çıkarıyor.

Güne yaymak. Hafta sonunu hafta içine çekmek. Hafta içi konaklama fiyatı, hafta içi etkinlik, hafta içi ulaşım kolaylığı. Sapanca gibi hafta sonu destinasyonlarının asıl sorunu toplam ziyaretçi değil, hepsinin aynı iki güne gelmesi.

Mevsime yaymak. Yazın dolu olan yere kışın gelmek için sebep vermek. Bu, ayrı bir konu; ama aşırı turizmle mevsimsellik aynı sorunun iki yüzü.

Günübirlikçiyi konaklamaya çevirmek. Günübirlik ziyaretçi en kalabalık, en az harcayan ve altyapıyı en çok yoran grup. Bir gece kalan ziyaretçi aynı kalabalığı iki güne yayıyor ve daha fazla bırakıyor.

Bunların hiçbiri turisti geri çevirmiyor. Turistin nereye, ne zaman, nasıl geleceğini yönlendiriyor. Ve bu, zaten destinasyon yönetiminin asıl işi.

Yerel halk masada olmalı

Son bir şey. Avrupa’da aşırı turizm tartışmasını başlatan turist değil, yerel halk oldu. Sesini duyurdu; belediyeler buna cevap verdi.

Türkiye’de yerel halkın sesi henüz turizm masasına ulaşmış değil. Ama sessizlik, memnuniyet anlamına gelmiyor. Kapadokya’da, Sapanca’da, Alaçatı’da, tarihi yarımadada yaşayan insanlara sorulduğunda, Avrupalı komşularıyla aynı şeyleri söylüyorlar: Kira, trafik, gürültü, kimliğin kaybı, “burası artık bizim değil.”

Bu sesin yükselmesini beklemek yerine, onu şimdiden masaya oturtmak gerekiyor. Destinasyon yönetiminde yerel halkın temsili, Türkiye’de henüz çok az; turizm masasında otel var, acente var, kamu var; o mahallede yaşayan insan henüz yok. Oysa kapasiteyi en iyi bilen o; sınırın ne zaman aşıldığını ilk hisseden o.

Aşırı turizm Türkiye’ye uzak değil. Belirli yerlerde, belirli saatlerde, belirli mevsimlerde çoktan başladı. Ülke ölçeğinde görünmediği için konuşulmuyor; ülke ölçeği iyi giderken mahalle ölçeğine bakmak akla gelmiyor.

Konuşulması gereken şey turisti azaltmak değil. Kapasiteyi bilmek, eğrisini çıkarmak ve sınıra gelmeden dağıtmak: saate, yere, güne, mevsime. Yasaklar en son araç; dağıtım ilk araç. Ve bu dağıtımın masasında, o yerde yaşayan insan oturmalı.

Bu destinasyonun kapasitesini biliyor muyuz, yoksa aşıldığında mı öğreneceğiz? Çoğu yer için cevap ikincisi. Ve öğrenmek, kaybetmekle aynı anda oluyor.

İlgili Yazılar