İkinci Şehirler Nasıl Pay Alır?

Türkiye'nin turist sayısı rekor; ama turistin büyük bölümü iki üç ile gidiyor. Geri kalan yetmiş küsur il 'biz de turizm yapalım' diyor ve Antalya'yı taklit ediyor. Olmuyor. İkinci şehrin oyunu başka: Niş, rota, etkinlik, komşu, yakın pazar. Büyük şehrin kırıntısını değil, kendi masasını kurmak.

Mertcan Tekin 6 dk okuma
İkinci Şehirler Nasıl Pay Alır?
İçindekiler
  1. Önce kabul: Antalya olunmaz
  2. Niş: Herkese değil, birine
  3. Rota: Tek başına değil, bir zincirin halkası
  4. Etkinlik: Tarihsiz destinasyona tarih vermek
  5. Yakın pazar: Uçakla gelmeyen ziyaretçi
  6. Yatak değil, deneyim
  7. Sonuçta
  8. İlgili Yazılar

Türkiye’nin turist sayısı her yıl bir rekor kırıyor. Ama bu sayının haritasına bakınca başka bir şey görünüyor: Turistin büyük bölümü iki üç ile gidiyor. Antalya, İstanbul, Muğla. Biraz İzmir, biraz Nevşehir, biraz Edirne’nin sınır trafiği. Geri kalan yetmiş küsur il, toplam ziyaretçinin küçük bir kısmını paylaşıyor.

Bu iller “biz de turizm yapalım” diyor. Haklılar; turizm, bu illerin çoğu için en ulaşılabilir ekonomik fırsatlardan biri. Ama yaptıkları şey çoğu zaman aynı: Antalya’yı taklit etmek. Büyük otel, büyük tanıtım, “doğa, tarih, kültür ve gastronominin buluştuğu şehir” sloganı, bir turizm fuarında stant, bir tanıtım filmi.

Olmuyor. Çünkü ikinci şehir, birinci şehrin küçük hali değil; başka bir oyunun oyuncusu. Antalya’nın yaptığını yarım yapan şehir, Antalya’nın yarısını almıyor; hiçbir şey almıyor.

Bu yazıda ikinci şehirlerin, yani Türkiye’nin turizm haritasında henüz görünmeyen illerin, gerçekçi olarak nasıl pay alabileceğini konuşmak istiyorum. “İkinci şehir” derken küçümsemiyorum; dünyada turizmin en ilginç tarafı çoğu zaman ikinci şehirlerde.

Önce kabul: Antalya olunmaz

İlk mesele, ikinci şehrin ne olmayacağını kabul etmesi.

Antalya’nın bugünkü yerine gelmesi otuz yıl, yüz binlerce yatak, bir havalimanı, bir charter sistemi ve bir tur operatörü ağı aldı. Bu, kopyalanabilir bir şey değil; bir kez olmuş ve bir daha olmayacak bir şey. İkinci şehrin önünde bu yol yok.

Ama bunun iyi tarafı var: İkinci şehrin Antalya’nın sorunları da yok. Aşırı turizm yok, tek pazara bağımlılık yok, her şey dahil tuzağı yok, kimliksizlik yok. İkinci şehir, sıfırdan başladığı için doğru başlayabilir.

Bunu kabul etmek, hedefi değiştiriyor. “Yılda bir milyon turist” hedefi, ikinci şehir için anlamsız; ne altyapısı var ne de ihtiyacı. “Yılda yüz bin, iyi harcayan, doğru mevsimde gelen, memnun ayrılan ve geri gelen ziyaretçi” hedefi, hem ulaşılabilir hem de şehre daha fazla şey bırakıyor.

İkinci şehir, birinci şehrin kırıntısını değil, kendi masasını kurmalı.

Niş: Herkese değil, birine

İkinci şehrin ilk aracı niş.

Antalya herkese hitap ediyor; çünkü herkesi ağırlayacak kapasitesi var. İkinci şehrin kapasitesi yok; dolayısıyla herkese hitap etmeye çalışması, kimseye hitap edememesi demek.

Niş, bir şeyi çok iyi yapmak. Bir tema, bir ürün, bir kitle. Türkiye’de bunu yapan ikinci şehirler var ve hepsinde aynı şey görülüyor: Şehir, kendi varlığına bakmış, bir tanesini seçmiş, onu dünyaya anlatmış. Gaziantep gastronomi dedi; Safranbolu tarihi doku dedi; Kars kış ve Doğu Ekspresi dedi; Şanlıurfa arkeoloji dedi; Bursa termal ve kayak dedi; Konya inanç dedi.

Hiçbiri “doğa, tarih, kültür ve gastronomi” demedi. Hepsi bir şey dedi. Ve bir şey diyen şehir, o şeyi arayan ziyaretçiyi buldu.

Niş seçmek zor; çünkü şehrin elindeki diğer her şeyi “arkada bırakmak” gibi görünüyor. Değil. Niş kapı; ziyaretçi kapıdan girdikten sonra şehrin geri kalanını görüyor. Gaziantep’e yemek için gelen, kaleyi de görüyor. Ama kaleyi görmek için gelmiyordu; yemek için geliyordu.

Rota: Tek başına değil, bir zincirin halkası

İkinci şehrin ikinci aracı rota.

Küçük bir şehir, tek başına bir haftalık tatil ürünü değil. İki gün, belki üç. Ziyaretçi iki gün için uçağa binmiyor, uzun yola çıkmıyor. Ama iki gün, bir rotanın parçasıysa değerli; ziyaretçi bir haftalık rotada o şehre iki gün uğruyor.

Türkiye’de rota turizmi, potansiyelinin çok altında. Birkaç bilinen rota var; Kapadokya-Konya-Antalya, Karadeniz yaylaları, Güneydoğu üçgeni. Geri kalanı yok, çünkü rotayı kuracak kimse yok; her il kendi tanıtımını yapıyor, komşusuyla değil.

Rota, komşu illerin birlikte kurduğu bir ürün. Beş il, bir hafta, bir tema. “Batı Karadeniz’in beş kasabası.” “İpek Yolu’nun üç hanı.” “Ege’nin iç kesimindeki üç antik kent.” Her il iki gün, toplamda bir hafta. Tanıtımı birlikte, ürünü birlikte, tur operatörüyle görüşme birlikte.

Bunun önünde Türkiye’de yapısal bir zorluk var: Tanıtım il ölçeğinde planlanıyor, rota ise bölge ölçeğinde kuruluyor ve ikisi aynı masada buluşmuyor. Komşu illerin aynı masaya oturması için bir çağrıcı gerekiyor; kalkınma ajansları bunun için en uygun yapı ve bazı bölgelerde bu masa kurulmaya başladı.

Etkinlik: Tarihsiz destinasyona tarih vermek

Üçüncü araç etkinlik ve bence ikinci şehir için en güçlüsü.

İkinci şehrin en büyük sorunu, ziyaretçiye “ne zaman gelmeli” sorusunun cevabını verememek. Deniz yok ki yaz desin, kar yok ki kış desin. Ziyaretçi “bir gün giderim” diyor ve gitmiyor.

Etkinlik, bu soruya cevap veriyor. “O tarihte orada olmalıyım.” Bir festival, bir sempozyum, bir spor organizasyonu, bir hasat şenliği, bir dini gün. Tarih verilen şehir, takvime giriyor.

Bunun için büyük bir etkinlik gerekmiyor. Gerekli olan, şehrin kimliğiyle ilgili, her yıl aynı tarihte, en az beş yıl sürdürülen, şehrin kendi insanının sahiplendiği bir etkinlik. İlk yıl küçük, beşinci yıl şehrin adıyla anılan. Türkiye’de ikinci şehirlerin etkinlikleri genellikle bu sabrı göstermiyor; iki yıl yapılıyor, öncelikler değişiyor, bitiyor.

Yakın pazar: Uçakla gelmeyen ziyaretçi

Dördüncü araç, pazarı doğru seçmek.

İkinci şehir, “uluslararası turist” peşinde koşuyor. Oysa ona en yakın pazar, komşu illerde ve büyük şehirlerde yaşayan Türkler. Hafta sonu gelen, arabayla gelen, iki gece kalan, yerel restoranda yemek yiyen, pazardan alışveriş yapan ziyaretçi.

İç turizm, ikinci şehirler için uluslararası turizmden daha gerçekçi, daha ulaşılabilir ve çoğu zaman daha kârlı bir pazar. Vize yok, uçuş yok, dil yok, pazarlama maliyeti düşük. Ve iç turist, şehre dışarıdan gelen turistten daha çok yerel ekonomiye harcıyor; büyük otele değil pansiyona, zincir restorana değil lokantaya.

Türkiye’de bu pazar şehir ölçeğinde neredeyse hiç planlanmıyor. Şehirlerin tanıtımı dışa dönük; kendi yakın pazarına dönük tanıtım çok az. Oysa Ankara’ya üç saat mesafedeki bir ilçe için asıl pazar, dünyanın değil Ankara’nın. Bu pazarı önce almak, sonra genişlemek; ikinci şehrin doğal sırası.

Yatak değil, deneyim

Son bir şey. İkinci şehirlerin turizm planı genellikle “otel yapalım” ile başlıyor. Beş yıldızlı otel, kongre merkezi, büyük yatırım.

Bence tersi. İkinci şehirde otel değil, gidilecek sebep eksik. Sebep olduğunda yatak geliyor; pansiyon açılıyor, butik otel yapılıyor, evler kiralanıyor. Sebep olmadan yapılan otel boş duruyor ve Türkiye’de bunun yüzlerce örneği var.

Gidilecek sebep, deneyim: Bir yemek, bir yürüyüş, bir atölye, bir pazar, bir etkinlik, bir hikâye. Deneyim, şehrin kendi insanı tarafından üretiliyor; büyük yatırım gerektirmiyor, küçük işletme gerektiriyor. Ve deneyimi olan şehre gelen ziyaretçi, yatağın beş yıldız olmasını beklemiyor; şehrin kendisi olmasını bekliyor.

Sonuçta

İkinci şehir, birinci şehrin küçük hali değil; başka bir oyunun oyuncusu. Antalya’yı taklit eden şehir hiçbir şey almıyor; kendi masasını kuran şehir, küçük ama gerçek bir pay alıyor.

Masanın ayakları belli: Herkese değil birine hitap eden bir niş, komşularla kurulan bir rota, şehre tarih veren bir etkinlik, önce yakın pazar ve yatak değil deneyim. Hiçbiri büyük yatırım istemiyor; hepsi, şehrin kendine dürüstçe bakmasını ve beş yıl sabretmesini istiyor.

Bu şehir, “doğa, tarih, kültür ve gastronomi” dışında kendisi için tek bir cümle kurabiliyor mu?

Kurabiliyorsa oyun başlamış demek. Kuramıyorsa, şehir hâlâ Antalya’nın kırıntısını bekliyor.

İlgili Yazılar