İçindekiler
Turizmde karbon konusunu açtığımda sık aldığım tepki şu oluyor:
“Bir sürü acil sorun varken sıra buna mı geldi?”
Bu tepkiyi anlıyorum.
Sektörün gündemi genellikle çok kısa vadeli. Doluluk, maliyet, personel, kur, sezon.
Karbon ise uzak bir konu gibi duruyor.
Fakat bu konuyu bir çevre başlığı olarak görürseniz gerçekten uzak kalıyor.
Bir düzenleme ve pazar erişimi başlığı olarak görürseniz hiç uzak değil.
Mesele iklim tartışması değil, kural değişikliği
Şunu net söylemek gerekiyor: Turizmi etkileyecek olan şey iklim tartışmasının kendisi değil.
O tartışmanın kurala dönüşmesi.
Ve bu dönüşüm çoktan başladı.
Fransa, havayolu şirketlerine verilen kamu desteğini trenle kısa sürede ulaşılabilen hatlarda uçuşun sınırlandırılması koşuluna bağladı. Avusturya kısa mesafe uçuşlarına ek vergi getirdi ve belirli mesafenin altındaki uçuşları kısıtladı.
Avrupa’da kurumsal raporlama yükümlülükleri genişledi. Belirli büyüklükteki şirketler artık çevresel etkilerini düzenli olarak açıklamak zorunda.
Havacılık, emisyon fiyatlandırma sistemlerinin kapsamına giderek daha fazla giriyor.
Bu kararlar ulaşımı, enerjiyi ve şirket raporlamasını hedefliyor; turizmi değil.
Ama hepsi turizmi doğrudan etkiliyor.
Çünkü turizmin ürünü, insanın bir yerden bir yere gitmesine bağlı.
Asıl değişim şirket seyahat politikalarında olacak
Bence sektörü en hızlı etkileyecek taraf düzenleme değil.
Kurumsal talep tarafı.
Çünkü karbon hedefi açıklamış büyük şirketler, o hedefi tutturmak için ellerindeki kalemlere bakıyor.
Ve iş seyahati, azaltılması en kolay kalemlerden biri.
Bu, şirketlerin seyahati bırakacağı anlamına gelmiyor.
Ama seçici hâle geleceği anlamına geliyor.
Uzun uçuş gerektiren bir toplantı için “gerçekten gitmemiz gerekiyor mu?” sorusu artık daha sık soruluyor. Bazı şirketler seyahat için karbon bütçesi tanımlıyor. Bazıları etkinlik seçiminde ulaşım mesafesini kriter olarak kullanıyor.
Bunun MICE tarafı için anlamı açık.
Uzun uçuş gerektiren destinasyonlar, kurumsal etkinlik pazarında dezavantajlı hâle geliyor.
Yakın pazarlara hitap edebilen destinasyonlar ise avantaj kazanıyor.
Türkiye’nin coğrafi konumu bu açıdan güçlü. Avrupa, Orta Doğu ve Orta Asya’nın önemli bölümüne kısa uçuş mesafesinde.
Bu avantaj bugüne kadar çoğunlukla ulaşım maliyeti üzerinden konuşuldu.
Önümüzdeki dönemde karbon üzerinden de konuşulacak.
Etkinlik tarafı bu işin en somut alanı
Bir destinasyon kendi karbon yapısını hızlı değiştiremez.
Ama bir etkinlik değiştirebilir.
Etkinliklerde karbonun büyük bölümü katılımcı ulaşımından geliyor. Geri kalanı enerji, üretim, ikram ve atıktan.
Bunların her biri üzerinde çalışılabilir.
Yerel tedarik kullanmak. Tek kullanımlık üretimi azaltmak. Sahne ve stant malzemesini tekrar kullanılabilir tasarlamak. Enerji tüketimini ölçmek. Gıda israfını yönetmek. Katılımcıya toplu ulaşım seçeneği sunmak.
Bunlar romantik hedefler değil. Ölçülebilir kalemler.
Ve şunu sahadan söyleyebilirim: Bu çalışmaların önemli bir bölümü aynı zamanda maliyeti düşürüyor.
Daha az basılı malzeme, daha az taşınan yük, daha az atık, daha az fire.
Karbon dengeleme ise ayrı bir konu ve dikkatli yaklaşmak gerekiyor. Ölçüp azaltmadan yapılan dengeleme, sorunu çözmüyor. Sadece görünürlüğünü satın alıyor.
Demiryolu, Türkiye için gerçek bir fırsat
Bu konuda en sevdiğim örnek Doğu Ekspresi.
Karslara kadar uzanan, saatlerce süren bir tren yolculuğu.
Klasik turizm mantığıyla bakıldığında zayıf bir ürün. Yavaş, uzun ve konforu sınırlı.
Buna rağmen çok ciddi bir talep oluşturdu. Yeni seferler eklendi, turistik trenler devreye girdi ve bölgede ekonomik hareket başladı.
Çünkü insanlar yolculuğu bir maliyet olarak değil, deneyimin parçası olarak gördü.
Bu örnek bence iki şeyi gösteriyor.
Birincisi, demiryolu turizminin Türkiye’de karşılığı var.
İkincisi, düşük karbonlu ulaşım bir fedakârlık olarak sunulmak zorunda değil. Kendi başına çekici bir ürün olabiliyor.
Yeni hatlar, turistik garlar ve tren üzerine kurulmuş rotalar, hem karbon tarafında hem destinasyon çeşitliliği tarafında çalışan az sayıda yatırımdan biri.
Ama önce gidilen yerin kendisi tutarlı olmalı
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var.
Düşük karbonlu ulaşımla getirdiğiniz ziyaretçiyi, sürdürülebilirlik iddiasını sahada karşılamayan bir bölgeye götürüyorsanız yaptığınız işin bir anlamı kalmıyor.
Ziyaretçi bunu görüyor.
Ve gördüğünde bütün anlatı çöküyor.
Bu yüzden sürdürülebilirlik iletişimi, sektördeki en riskli iletişim alanlarından biri.
Söylediğiniz şeyle sahadaki durum arasındaki fark, başka hiçbir konuda bu kadar sert cezalandırılmıyor.
Karbon konusunda en tehlikeli hamle, yapmadığınız bir şeyi anlatmaktır.
Bunu sektörün dışında bir konu olmaktan çıkarmak gerekiyor
Türkiye’de çevre tartışması sık sık turizmin kendi gündeminin dışında bir konu gibi konumlanıyor.
Bu bence konuyu zayıflatan en büyük etkenlerden biri.
Çünkü iklim değişikliğinin turizm üzerindeki etkileri hiç de soyut değil.
Aşırı sıcaklar, belirli bölgelerde yaz sezonunun konforunu doğrudan etkiliyor.
Su kısıtı, tesis işletmeciliğini zorlaştırıyor.
Orman yangınları, doğrudan destinasyon kaybı demek.
Kar yağışındaki değişkenlik, kış turizmi yatırımlarının geri dönüşünü riske atıyor.
Deniz suyu sıcaklığındaki değişimler, dalış ve deniz turizmini etkiliyor.
Bunların hepsi turizm işletmecisinin bilançosuna yansıyan konular.
Yani bu, çevreci olmakla ilgili bir tercih değil.
Yatırımın ömrüyle ilgili bir hesap.
Sonuçta
Dekarbonizasyonun turizm için internet kadar oyun değiştirici olacağını söyleyenler var.
Ben bu benzetmeyi biraz daha temkinli kurardım.
İnternet turizmi çok hızlı ve çok görünür biçimde değiştirdi.
Karbon konusu ise daha yavaş ilerliyor ve etkisi doğrudan görünmüyor.
Ama yönü değişmiyor.
Kurallar sıkılaşıyor, kurumsal talep seçicileşiyor, maliyetler yeniden fiyatlanıyor.
Bu tür değişimlerin ortak bir özelliği var: Uzun süre hiçbir şey olmuyor gibi görünüyor, sonra kısa sürede herkes aynı anda hazırlanmaya çalışıyor.
Ve o noktada hazırlıklı olanlar avantajlı oluyor.
Bence turizmde bu konuyu bugün gündeme almanın tek sebebi de bu.
Erken hazırlanmanın maliyeti düşük, geç kalmanın maliyeti yüksek.



