İçindekiler
Türkiye’de her hafta, her şehirde, aynı gün ve aynı yerde kurulan, sabah altıda başlayıp akşam altıda biten, binlerce insanın geldiği, yüzlerce satıcının katıldığı, kendi ritmi, kendi sesi, kendi sosyal hayatı olan bir organizasyon var.
Semt pazarı.
Salı pazarı, çarşamba pazarı, cuma pazarı. Mahallenin takvimine girmiş, “pazar günü” denince herkesin anladığı bir şey. Üretici gelir, tezgâh kurulur, mahalle alışveriş yapar, komşu komşuyla karşılaşır, çay içilir, pazarlık edilir, akşam sökülür. Bir sonraki hafta yine.
Bu, bir etkinlik. Hem de Türkiye’nin en köklü, en yaygın, en düzenli ve en kalabalık etkinliği. Ama kimse ona etkinlik demiyor; “pazar” diyor ve pazar, belediyenin zabıta ve temizlik işi.
Bu yazıda semt pazarına bir etkinlik yöneticisinin gözüyle bakmak istiyorum. Çünkü bence pazar, hem rekreasyon hem etkinlik hem turizm açısından Türkiye’nin en değerli ve en az düşünülen kamusal pratiği. Ve pazarın kurulduğu alanlar, haftanın altı günü boş duran, şehrin en büyük etkinlik stoku.
Perşembe sabahı altı, kapalı pazar yeri
Bir sahne anlatayım; belli bir pazar değil, birkaçının karışımı.
Bir ilçede perşembe sabahı, saat altı. Kapalı pazar yerinin demir kapısı açık; içeri kamyonetler giriyor, tezgâh demirlerinin sesi çatıda yankılanıyor. Zabıta memuru elinde yer listesiyle dolaşıyor; kimin nereye kurulacağı yıllardır belli ama her hafta yine bakılıyor. Köşedeki çay ocağı ilk demini atmış. Bir üretici, kasasını kendi bahçesinden getirdiği domatesle açıyor; yanındaki tezgâhta toptancı halinden gelen kasalar var ve onların etiketi daha düzgün. Dokuzda kalabalık başlıyor. Pazar arabasını çeken yaşlı kadınlar, kucağında çocukla genç anneler, işe gitmeden önce uğrayan birkaç adam. Çocuğun elinde simit, tezgâhtan uzatılan bir dilim karpuz. Pazarlık, “komşu gel bak”, sesler üst üste. Öğleden sonra fiyatlar düşüyor, akşama doğru “hadi tezgâhı boşaltalım” sesleri geliyor. Saat altıda kamyonetler dolup çıkıyor, temizlik ekibi su tankeriyle geliyor ve yedide zemin ıslak, alan boş, kapı kilitli.
Cuma sabahı aynı alan, aynı çatı, aynı elektrik, aynı tuvalet. Kapısı açık ama içeride yalnızca park etmiş arabalar var. Cumartesi, pazar, pazartesi, salı, çarşamba da aynı. Mahallenin ortasında, üstü kapalı, binlerce metrekare; altı gün boyunca otopark ya da kilit. Perşembe sabahı altıda yeniden kamyonetler.
Bu sahnede kimse yanlış bir iş yapmıyor. Pazar düzgün kuruluyor, düzgün sökülüyor, temizleniyor. Ama ilçenin en kalabalık haftalık buluşması belediyede bir “etkinlik” olarak hiçbir yerde kayıtlı değil ve o buluşmanın mekânı haftanın altı günü kimsenin aklında değil.
Pazar neden etkinlik?
Etkinliğin tanımı: Belirli bir zamanda, belirli bir yerde, belirli bir amaçla insanları bir araya getiren organize bir şey. Pazar, bunun her maddesini karşılıyor.
Zaman: Her hafta aynı gün. Takvim sabit; kimse “bu hafta pazar var mı” diye sormuyor. Bu, etkinlik yönetiminin en zor hedefi; takvimde yer edinmek. Pazar, yüz yıldır takvimde.
Yer: Her hafta aynı yer. Mekân belli, altyapı belli, mahalle alışkın.
Katılım: Binlerce kişi; bir belediye konserinden az değil, çoğu zaman fazla. Ve her hafta.
Organizasyon: Tezgâh düzeni, yer tahsisi, giriş çıkış, temizlik, güvenlik, denetim. Bir etkinlik kurulumu ve sökümü; her hafta.
Ekonomi: Yerel üretici, küçük satıcı, mahalle esnafı. Para, mahallede kalıyor.
Ve sosyal hayat: Pazar, alışverişten fazlası. Komşuyla karşılaşma, sohbet, çay, çocuk, yaşlı. Mahallenin haftalık buluşması.
Bu, bir etkinlik; etkinlikten de fazla, bir ritüel. Ve etkinlik yönetimi, bunu hiç görmüyor.
Semt pazarı, Türkiye’nin her hafta tekrarlanan en büyük etkinliği; ama etkinlik takviminde yok.
Pazarın rekreasyon değeri
Pazar, rekreasyon alanı olarak da düşünülmüyor; oysa haftanın bir günü, mahallenin en canlı kamusal alanı.
Yaşlı, pazara gidiyor; alışveriş bahane, çıkmak ve insan görmek asıl. Pazar, yaşlının haftalık sosyal programı. Kadın, pazara gidiyor; Türkiye’de kadının kamusal alanda en rahat olduğu yerlerden biri pazar. Çocuk, pazara gidiyor; renk, ses, hareket, tat. Pazar, mahallenin kendini gördüğü yer.
Bu değer, pazarın çevresine küçük eklemelerle büyüyebilir. Pazarın kenarında bir oturma alanı, bir çay köşesi, bir çocuk alanı, bir küçük sahne; bazı belediyeler bunu yaptı ve pazar, alışveriş yerinden mahalle meydanına dönüştü. Bunun için inşaat da gerekmiyor; pazar gününün kenarına yirmi sandalye, bir çay ocağı ve bir gölgelik koyan belediye, alışverişini bitiren yaşlının bir saat daha oturduğunu, iki komşunun poşetlerini yere bırakıp konuştuğunu, çocuğun karpuz dilimini o gölgede yediğini ilk haftadan görüyor. Pazarın “kalma” altyapısı bu kadar ve bu kadarı pazarı, alışveriş yapılıp çıkılan yerden mahallenin oturduğu yere çeviriyor.
Avrupa’nın pazarları bu dönüşümü yaşadı: Pazar, yerel üretici, sokak yemeği, müzik, etkinlik; haftanın bir günü mahalle festivali. Türkiye’nin pazarı zaten bu potansiyelde; sadece “zabıta işi” olarak görülüyor.
Kapalı pazar alanı: Haftanın altı günü boş
Son yirmi yılda Türkiye’nin belediyeleri, pazarları kapalı alanlara taşıdı. Üstü örtülü, zemini düzenli, tuvaleti, otoparkı olan kapalı pazar alanları; her ilçede birkaç tane.
Bu alanlar haftada bir gün pazar; kalan altı gün, henüz kullanılmayan bir imkân.
Düşünün: Şehrin merkezinde, binlerce metrekare, üstü kapalı, zemini düz, elektrik ve su altyapısı var, otoparkı var, mahalle biliyor. Bir etkinlik alanının bütün özellikleri ve haftanın altı günü kilitli ya da otopark.
Bu, şehrin en büyük kullanılmayan etkinlik stoku. Kapalı pazar alanı, pazar günü dışında: Hafta sonu konser, küçük fuar, düğün, kermes, spor turnuvası, mahalle toplantısı, çocuk şenliği, kış etkinliği, açık hava sineması, Ramazan programı. Hepsi mümkün; hemen hemen hiçbiri yapılmıyor.
Sebebi, kapalı pazar alanının “pazar yeri” olarak kodlanması. Zabıta müdürlüğüne bağlı; kültür müdürlüğü orayı kendi alanı olarak görmüyor. Pazar bittiğinde kapı kilitleniyor.
Bu alanları etkinlik envanterine almak, şehrin etkinlik kapasitesini bir kararla katlıyor. Bütçe yok, inşaat yok; kapıyı açmak var. Somut olarak da bir yazı: Alanın ölçüsü, elektrik gücü, tuvalet sayısı, boş günleri ve anahtarın bir kopyası kültür müdürlüğüne gittiğinde, o müdürlük etkinlik takvimini yaparken pazar yerini listede görüyor ve görmediği yeri zaten kullanamıyordu. İlk etkinliğin de küçük olması ve bir cumartesiye konması bence önemli; bir çocuk şenliği ya da bir mahalle turnuvası için zabıta, temizlik ve kültür aynı sabah aynı alanda buluştuğunda zemini kimin yıkayacağı, ışığı kimin yakacağı, pazarcıya ne söyleneceği o bir günde çözülüyor ve çözülen şey bir kâğıda yazıldığında, bir sonraki etkinlik için kimse çekinmiyor.
Sahada kapı neden açılmıyor?
“Kapıyı açmak var” demek kolay; peki neden açılmıyor? Anlatayım; sebep tek bir kişi ya da tek bir birim değil.
Kapalı pazar yeri zabıtanın. Yer tahsisi, işgaliye, denetim, temizlik; hepsi zabıtanın işi ve bütçesi. Elektrik aboneliği onun kaleminde, kapının anahtarı onda. Kültür müdürlüğü etkinlik takvimini yaparken elindeki listeye bakıyor ve o listede kültür merkezi, düğün salonu, millet bahçesi, stadyum var; pazar yeri yok, çünkü pazar yeri hiçbir zaman “mekân” olarak tanımlanmadı, “hizmet” olarak tanımlandı.
Sonra pazarcılar var ve onların derdi başka. Pazar yerinde cuma akşamı bir etkinlik yapmak, perşembe sökümünü hızlandırmak ve cumartesi kurulumu için zemini temiz bırakmak demek. Pazarcı “bizim yer” diyor ve yerinde bir kaygı taşıyor: Etkinlikten sonra tezgâh yerleri karışacak mı, zemin kirlenecek mi, tahsis düzeni bozulacak mı? Bu kaygıyla konuşan kimse olmayınca kaygı “olmaz”a dönüşüyor. Oysa pazarın kenarında kurulacak küçük bir sahneyi ilk duyan pazarcı olduğunda, “bizim yer” kaygısı çoğu zaman “bizim etkinlik”e dönüyor; onlara rağmen değil onlarla planlamak bu kadar basit bir şey.
Bir de o altı günün otopark geliri var. Bazı belediyelerde pazar yeri boş günlerde ücretli otopark ve o gelir, bütçede bir satır olarak duruyor. Etkinlik ise aynı bütçede gider olarak görünüyor. Mali hizmetler bu ikisini aynı tabloda gördüğünde hangisini savunacağı belli.
Temizlik ve koku kaygısı, güvenlik, aydınlatma; bunların hiçbiri pazar yeri için etkinlik ölçüsünde düşünülmedi. Kültür müdürlüğü bir sahneyi oraya kurmak istediğinde zemini kim yıkayacak, ışığı kim yakacak, sorumlusu kim sorularına cevap veren bir prosedür yok ve prosedür olmayınca ilk deneme herkesin biraz çekindiği bir iş oluyor; çekinilen iş de erteleniyor.
Bir de görünürlük meselesi var. Pazar yerinde çocuk şenliği, şehrin ana meydanındaki bir konser kadar dikkat çekmiyor; “pazar yerinde” kelimesi bazı kulaklara küçük geliyor. Oysa mahallenin tanıdığı, yürüyerek geldiği, otobüs beklemediği tek kapalı alan orası.
Bütün bunlar toplanınca kapı, kimsenin özellikle kapalı tutmak istemediği ama kimsenin de açmaya memur olmadığı bir kapı oluyor.
Pazar ve turizm
Dünyada gastronomi ve kültür turizminin en değerli deneyimlerinden biri, yerel pazar. Barselona, Floransa, İstanbul’un bazı pazarları, Tayland’ın gece pazarları; turist, pazara gidiyor çünkü pazar, şehrin en sahici yeri.
Türkiye’nin her şehrinde pazar var ve neredeyse hiçbirinde “pazar turizmi” yok. Turist, pazarın hangi gün nerede kurulduğunu bilmiyor; rehber, pazara götürmüyor; pazar, turistik ürün olarak hiç düşünülmemiş.
Oysa pazar, yabancı turist için şehrin mutfağını, üreticisini, insanını bir arada görmenin en iyi yolu. Ve yerli turist için, gittiği şehrin pazarı, o şehirden götürdüğü en somut şey: Peynir, zeytin, bal, baharat.
Pazarın turizme açılması, pazarı değiştirmek değil; pazarı anlatmak. Hangi gün, nerede, ne satılıyor, nasıl gidilir. Bir harita, bir rehber notu, bir tur durağı. Belediyenin sitesine ve turizm danışma bürosuna konacak bir pazar takvimi, birkaç satır ve bir harita; şehre gelen insan cuma pazarının yerini soracak birini bulamadığında pazara gitmiyor, bir sayfa bunu değiştiriyor. Pazar aynı pazar; ziyaretçi, artık biliyor.
Pazarı etkinlik gibi yönetmek
Pazar, zaten bir etkinlik; ama etkinlik gibi yönetilmiyor. Yönetilse ne değişirdi?
Önce program değişirdi; pazarın yanında, pazar günü, müzik, çocuk, üretici tanıtımı, mevsim ürünü ya da bir söyleşi gibi küçük bir programla pazar, alışveriş gününden mahalle gününe dönüşürdü.
Mekân tasarımı değişirdi; oturma, gölge, çay, tuvalet ve çocuk alanı gibi, alışveriş yapıp gitmek yerine kalmak için gereken şeyler pazarın kenarında kendine yer bulurdu.
Üretici görünür olurdu; hangi tezgâhın gerçek üretici, hangisinin toptancı olduğu işaretlenir, yerel üreticinin hikâyesi anlatılırdı. Tezgâhın köşesine konacak küçük bir levha bunun için yetiyor; üretici bunu istiyor, müşteri bunu arıyor, zabıta zaten hangi tezgâhın kendi bahçesinden geldiğini biliyor. Bu, pazarı gastronomi ürününe dönüştürüyor.
Mevsim etkinlikleri olurdu: Hasat zamanı pazar festivali, kış pazarı, bayram pazarı. Pazar, yılın belirli haftalarında daha büyük bir etkinlik.
Ve kapalı alanın altı günü değişirdi; pazar yeri etkinlik envanterine girer, kültür müdürlüğü o alanı kendi takviminde görürdü.
Bunların hiçbiri pazarı bozmuyor; pazar, yüz yıldır kendi kendine yürüyor ve yürümeye devam ediyor. Perşembe sabahı altıda kamyonetler yine giriyor. Bunlar, pazarın etrafına şehrin bakmasını sağlıyor.
Pazar, takvimi sabit, yeri belli, kalabalığı hazır, ekonomisi yerel, sosyal hayatı canlı bir buluşma; ama etkinlik takviminde yok, rekreasyon planında yok, turizm ürününde yok; zabıta ve temizlik işi. Kapalı pazar yerinin kapısı da zabıtanın anahtarı, pazarcının kaygısı, otopark geliri ve görünürlük alışkanlığı bir araya geldiğinde haftanın altı günü kilitli kalıyor.
Pazara etkinlik gibi bakmak, pazarı değiştirmek değil; pazarın etrafını görmek: Program, kalma alanı, üretici görünürlüğü, mevsim festivali, turistik anlatı. Ve kapalı pazar alanlarının haftanın altı gününü etkinlik envanterine almak; şehrin en büyük kullanılmayan alanı, bir yazıyla ve bir cumartesiyle açılıyor.
Bu ilçenin kapalı pazar alanı, pazar kurulmayan altı günde ne yapıyor?
Cevap “kilitli” ise, ilçenin en büyük etkinlik alanı haftada bir gün çalışıyor demektir. Ve o bir gün, zaten ilçenin en kalabalık etkinliği.



