İçindekiler
Türkiye’nin son yıllardaki en büyük rekreasyon yatırımı, tartışmasız, millet bahçeleri. Yüzlerce bahçe, milyonlarca metrekare, her şehirde en az bir tane; bazılarında birkaç. Eski stadyum arsaları, askeri alanlar, fabrika arazileri, şehir merkezindeki boşluklar; hepsi millet bahçesi oldu ya da oluyor.
Rekreasyon açısından bakınca, bir ülkenin bu kadar kısa sürede bu kadar yeşil alan açması başlı başına önemli; dünyada benzeri az. Şehirlerin ortasında, yürüme mesafesinde, ücretsiz, büyük yeşil alanlar. Bunun değerini teslim etmek gerekiyor.
Ama benim sorum başka: Yapıldı, sonra?
Çünkü bir rekreasyon alanının asıl hikâyesi açılışta değil, açılıştan sonra başlıyor. Bahçe, açıldığı gün en iyi halinde; sonraki her gün ya bakımla korunan ya da ihmalle bozulan bir yer. Bizde park yapmanın bütçesi net; park yaşatmanın bütçesi ise çoğu zaman yapım kararıyla birlikte konuşulmuyor.
Bu yazıda millet bahçelerinin açılıştan sonraki hayatını konuşmak istiyorum. Bakım, program, işletme, gece, kullanım. Çünkü bunlar planlanmadığında büyük bir yeşil alan birkaç yıl içinde en iyi gününü geride bırakıyor; dünyada da bizde de park yönetiminin asıl sınavı bu.
Üçüncü yılın cumartesisi
Bir sahne anlatayım; belli bir bahçe değil, birkaçının karışımı.
Açılıştan üç yıl sonra bir cumartesi öğleden sonrası. Giriş kapısındaki büyük tabela yerinde, yazısı biraz solmuş. Çim, girişe yakın yerlerde iyi; arkalara doğru seyrelmiş, bir kısmı toprak. Çocuk oyun alanı dolu ama salıncaklardan biri bakım bekliyor; tuvaletlerden biri o gün kilitli; süs havuzu o hafta çalışmıyor. Yürüyüş yolundaki aydınlatma direklerinin bir kısmı bu gece yanmayacak ama onu gündüz kimse fark etmiyor. Her biri küçük; ama aynı cumartesi aynı bahçede bir araya geldiklerinde bahçe, açıldığı günkü bahçe değil.
Kafelerden biri açık, biri kapanmış, camında “kiralık” yazıyor. Açık olanın önünde oturanlar var; çocuğunu oyun alanına bırakan anneler, iki emekli, telefonuna bakan üç genç. Bahçe boş değil; ama yürümek ve oturmak dışında yapılacak bir şey de yok.
Bu sahne kötü niyetten çıkmıyor. Kimse bahçeyi batırmak istemedi. Sadece açılış günü kimse “üçüncü yılın cumartesisinde burada kim olacak, kim bakacak, ne olacak” diye sormadı. Açılış, projenin en görünür ve en kolay günü. Peyzaj yeni, çim taze, çiçekler açmış, kalabalık var, kurdele kesiliyor. Birinci yıl iyi geçiyor; her şey yeni. İkinci yıl ilk işaretler geliyor. Üçüncü yıl sorular: Bakım kimin? Bütçe nereden? Beşinci yıl, bazı bahçelerde, cevap belli: Kimse.
Park yapmanın bütçesi bir kerelik; park yaşatmanın bütçesi her yıl ve ikincisi, birincisinden daha önemli.
Yapım ayrı, bakım ayrı
Sahadaki asıl kırılma burada: Bahçenin yapımı ile işletmesi farklı aşamalarda ve farklı ellerde yürüyor; iki aşama arasındaki devir ise çoğu zaman yalnızca alanın devri olarak yapılıyor. Yapım bir kerelik bir karar; bakım her yıl yeniden verilen bir karar ve ikincisinin sahibi devir anında netleşmiyor.
Devralan belediyenin park ve bahçeler müdürüne bir sorun. Elinde şehrin bütün parklarına bakan belki kırk kişilik bir ekip, birkaç traktör, bir sulama bütçesi var. Bir sabah ona üç yüz dönümlük yeni bir alan teslim ediliyor; içinde süs havuzları, binlerce fidan, kilometrelerce yürüyüş yolu, bir sulama sistemi, onlarca aydınlatma direği. Ekip aynı ekip, bütçe aynı bütçe. Alan iki katına çıktı.
Buradan iki sonuç çıkıyor ve ikisi de kötü. Ya belediye bütün parkların bakımını bir kademe düşürüp yeni bahçeye yetişmeye çalışıyor ya da yeni bahçeyi “idare edilir” seviyede tutup eski parkları koruyor. Mahalleli her iki durumda da bir şeyin bozulduğunu görüyor ve bunu kapıdaki tabelaya, yani belediyeye soruyor; çünkü mahallenin muhatabı her zaman en yakın kurum.
Bakımın iki yolu var: Belediyenin kendi personeli ya da ihale. İhalede en düşük fiyat kazanıyor; firma, şartnamede yazan asgariyi yapıyor; çim biçiliyor, çiçek yılda bir değişiyor, kırılan bekliyor. Belediye personeli işi biliyor ama sayısı yetmiyor. Dünyada park yönetiminin standardı ikisinin ortası: Bakım bütçesi yapımla birlikte kararlaştırılan, uzun vadeli, ölçülen bir yapı. Bir bahçenin yıllık bakımı yapım maliyetinin küçük bir yüzdesi; ama her yıl ve sonsuza kadar. O yüzde, yapım kararı verilirken masada olmalı. Bizde çoğu zaman açılıştan sonra konuşuluyor ve o zaman da bütçe yılı çoktan kapanmış oluyor.
Bence buradaki en büyük boşluk şu: Devir anında bakım bütçesi, personel ve bakım planı ayrı bir başlık olarak konuşulmuyor. Devralan kurum alanı alıyor; alanın yıllık maliyetini ise çoğu zaman sonraki yıl fark ediyor.
Programı kim yapacak?
Bir millet bahçesi, içinde bir şey olmadığında büyük bir yeşil boşluk. İnsanlar yürüyor, oturuyor, piknik yapıyor; bu değerli, küçümsemiyorum. Ama rekreasyon alanı, insanların yalnızca oturduğu değil, bir şey yaptığı yer. Pazar sabahı yürüyüş grubu, hafta içi sabah sporu, cumartesi çocuk atölyesi, yazın açık hava sineması, ayda bir üretici pazarı, bir mahalle turnuvası, yaşlılar için sabah programı, gençler için akşam programı. Bunlar bahçeyi dolduruyor ve dolduran şey aynı zamanda sahiplendiriyor. Her cumartesi atölyeye gelen çocuğun annesi, kırık salıncağı belediyeye bildiren kişi oluyor.
Bizdeki millet bahçelerinin çoğunda program yok ve sebebi parasızlık değil. Sebep, programı yapacak birimin olmaması. Park ve bahçeler müdürlüğü çimi biçiyor; program onun işi değil. Kültür müdürlüğü salonlarına ve festivallerine bakıyor; bahçe onun mekânı değil. Spor müdürlüğü tesislerle ilgileniyor. Bahçe üç müdürlüğün de alanı ama hiçbirinin iş planında yok. Yılda bir iki kez, bir bayramda ya da açılış yıl dönümünde sahne kuruluyor, konser oluyor, sonra bahçe yine sessizliğe dönüyor.
Oysa program, bahçenin en ucuz yatırımı. Bir sabah sporu eğitmeninin aylık ücreti, bir sinema perdesi, pazar günü için masa ve çadır; hepsi yapım maliyetinin binde biri bile değil. Ve bahçeyi her gün dolduran şey bu. Belediyenin elinde zaten var olanı bahçeye taşımak bile yetiyor: Spor okullarının bir grubu, kültür merkezinin bir atölyesi, halk eğitimin bir kursu bahçeye taşındığında bahçe program kazanıyor, belediye yeni bir şey satın almıyor.
Gece bahçe kimin?
Bir bahçenin gerçekten nasıl işlediğini gündüz değil, gece görüyorsunuz.
Gündüz park herkesin; gece, aydınlatma yoksa, görevli yoksa, insan yoksa, park kimsenin. Millet bahçelerinin büyük bölümünde aydınlatma kuruldu; ama direklerin bir kısmı söndüğünde ve güvenlik görevlisi bütçeden çıkarıldığında bahçe geceleri kullanılmıyor.
Gece kullanılmayan bahçe yalnızca günün yarısını kaybetmiyor; gündüzünü de kaybediyor. Gece güvensiz olan yer gündüz de “o park” olarak anılmaya başlıyor; aileler çocuğu götürmüyor, kadınlar yalnız gitmiyor, bahçe yavaş yavaş boşalıyor. Boşalan bahçeye bir süre sonra başka bir kalabalık yerleşiyor ve bahçenin mahalledeki adı değişiyor.
Güvenliğin en ucuz yolu görevli sayısını artırmak değil, bahçenin dolu olması. Akşam dokuzda kafesi açık, yürüyüş yolunda yürüyeni olan, haftada bir akşam etkinliği olan bahçe kendini koruyor. Aydınlatma arızası iki ay bekleyen bahçe korunamıyor; çünkü sönük direk mahalleye “burayla kimse ilgilenmiyor” diyor ve mahalle o mesajı alıyor.
Kafe, kira ve bakım
Millet bahçelerinde kafeler, restoranlar, bazen küçük ticari alanlar var. Bunlar bahçenin işletme gelirinin kaynağı ve bence asıl soru şu: Bu gelir bahçeye geri dönüyor mu?
Kira bahçenin bakımına ve programına dönüyorsa kafe bahçeyi yaşatıyor; belediyenin genel bütçesine gidip bahçeye dönmüyorsa kafe bahçeden yararlanıyor ama bahçeye bir şey vermiyor. Üçüncü yılın cumartesisinde camında “kiralık” yazan kafe de bunun sonucu: Bakımsız bahçede kafe iş yapmıyor, kafe gidince bahçe biraz daha boşalıyor.
Dünyada park işletmesinin iyi örneklerinde kural basit: Parkın içindeki ticari gelir, parkın bakım ve program bütçesine bağlanıyor. Bu, kafe sayısını da belirliyor: Bakımı karşılayacak kadar, parkı ticarileştirmeyecek kadar. Bizde bu bağ çoğu bahçede yok; kira ayrı yere gidiyor, bakım ayrı yerden geliyor ve ikisi birbirini görmüyor.
Bahçeyi kim kullanıyor?
Bir de ölçmeyi konuşmak istiyorum; çünkü kimin geldiğini bilmeden bahçeye dair hiçbir karar sağlıklı verilemiyor.
Millet bahçesini kim kullanıyor? Günde kaç kişi, hangi saatlerde, hangi mahalleden, ne yapıyor, ne kadar kalıyor, kim hiç gelmiyor? Bu sorular bizde neredeyse hiçbir bahçe için cevaplanmış değil. Oysa sayım yapmak, girişlere sayaç koymak, kafede kısa bir anket, cep telefonu yoğunluk verisi; hepsi mümkün ve ucuz.
Veri çıktığında genellikle iki şey görülüyor: Bahçe sanılandan az kullanılıyor ve kullananlar sanılandan dar bir grup. Yürüme mesafesindeki mahalle geliyor, iki mahalle ötesi gelmiyor. Emekliler sabah geliyor, gençler hiç gelmiyor. Gece kimse gelmiyor. Bu veri, bahçenin bir sonraki beş yılını belirleyen şey: Program kime yapılacak, aydınlatma nereye, kafe nereye, otobüs hattı nereden. Veri olmadığında bahçe açıldığı günkü planla yaşıyor ve o plan, mahallenin gerçek kullanımını hiç görmemiş bir plan.
Sonuçta
Millet bahçeleri Türkiye’nin en büyük rekreasyon yatırımı ve değeri büyük. Ama rekreasyon alanının hikâyesi açılışla bitmiyor, başlıyor. Yapımla bakımın ayrı aşamalarda planlanması, bakım bütçesinin devirle birlikte gelmemesi, programı yapacak birimin bulunmaması, gece aydınlatmasının ve görevlinin ilk kısılan kalem olması, kafe kirasıyla bakım arasındaki kopukluk ve kullanım verisinin hiç toplanmaması; bunlar bir araya geldiğinde bahçe, üçüncü yılın cumartesisinde anlattığım yere geliyor.
Bakım ve program kararı açılış heyecanında verilmiyor; verilmediğinde bahçe beşinci yılda kimsenin sorumluluğunda olmuyor.
Bu millet bahçesinin on yıllık bakım ve program bütçesi, açılış kurdelesi kesilirken belli miydi?
Belli değilse bahçe yapılmış ama henüz yaşatılmamış demektir ve böyle bir bahçenin en iyi günü açılış günü olarak kalıyor.



