İçindekiler
Bir rekreasyon alanının iyi olup olmadığını anlamak için bir test var ve bence en dürüst test bu: Akşam saat dokuzda, yalnız bir kadın, o parkta bir bankta oturup kitap okuyabiliyor mu?
Türkiye’nin çoğu parkında cevap hayır.
Gündüz park herkesin; akşam park, giderek erkeklerin, sonra kimsenin. Kadınlar hava kararınca parktan çıkıyor; çıkmayan, “ne işin var” bakışıyla karşılaşıyor. Yürüyüş yolu, loş. Bank, görünmez bir köşede. Tuvalet, uzak ve kilitli. Çevrede kimse yok ya da yalnızca bir grup. Ve kadın, parkın kendisi için olmadığını hissediyor.
Bu yazıda kamusal alanın kadın için kullanılabilir olmasını, bir “kadın meselesi” olarak değil, bir tasarım ve yönetim meselesi olarak konuşmak istiyorum. Çünkü sahada gördüğüm şey şu: Kadının hava kararınca parktan çıkması bir sonuç değil, bir başlangıç; ondan sonra park günün ikinci yarısını kaybediyor ve o yarıyı geri almak, parkı yeniden yapmaktan çok daha ucuz.
Ağustos akşamı, mahalle parkı
Bir sahne anlatayım; belli bir park değil, birkaçının karışımı.
Büyük bir şehrin orta gelirli bir ilçesinde, apartmanların arasında kalmış bir mahalle parkı. Ağustos, hafta içi, saat sekiz. Çocuk oyun alanı dolu; salıncakların başında anneler var, bir kısmı ayakta telefonla konuşuyor, bir kısmı bankta oturuyor. Büfenin önünde plastik masalar, çay bardakları, iki emekli ve bir tavla. Yürüyüş yolunda kulaklıklı bir kadın tur atıyor; üçüncü turu bitince saatine bakıyor ve çıkıyor. Girişin yanındaki bankta dört adam oturuyor, sırtları parka, yüzleri sokağa dönük. Parkın arkasında, tuvalet binasının olduğu köşede ışık yok; tuvaletin kapısında bir asma kilit, kilidin üstünde “görevliye sorunuz” yazısı var ama görevli yok.
Saat sekiz buçukta hava kararıyor. Yürüyüş yolundaki on iki direkten yedisi yanıyor; yanmayanlar arka taraftaki yolda, tam da tuvalete ve ikinci çıkışa giden kısımda. Anneler bebek arabalarını toplamaya başlıyor, “hadi, baban geldi” sesleri duyuluyor. Büfenin ışığının altında on altı yaşlarında iki kız oturuyor; saat dokuzda birinin telefonu çalıyor ve ikisi birlikte kalkıyor.
Dokuz buçukta parkta on iki kişi kalmış; üçü kadın ve üçü de piknik masasındaki ailelerin yanında. Arka taraftaki karanlık bankta bir grup genç var, telefondan müzik çalıyor. Girişteki kamera otoparka bakıyor. Güvenlik kulübesinin içi boş; kulübe geçen yıl konmuş, görevli bütçesi bu yıl çıkmamış.
Bu sahnedeki hiçbir şey tek başına büyük bir ihmal değil. Beş direk arızalı, tuvalette görevli yok, program yok; her biri küçük bir eksik. Ama aynı parkta aynı akşam bir araya geldiklerinde sonuç, parkın yarısının kadınlar için kapanması oluyor.
Gündüz herkesin, akşam kimsenin
Türkiye’de bir parkın günü şöyle geçiyor.
Sabah: Yaşlılar, yürüyüşçüler, birkaç koşucu. Öğleden sonra: Anneler ve çocuklar, oyun alanı dolu, bankta sohbet. İkindi: Gençler, öğrenciler. Akşam yedi: Aileler, piknik, çay. Akşam dokuz: Erkek grupları, bazen gençler. Gece on bir: Kimse ya da istenmeyen.
Kadınlar, bu takvimde akşam yedide çıkıyor. Hava kararınca “güvenli değil” refleksi devreye giriyor; refleks çoğu zaman haklı, bazen değil; ama her durumda sonuç aynı: Park, günün yarısında kadınsız.
Kadınsız park, hızla boşalıyor. Çünkü kadın gidince aile gidiyor, aile gidince çocuk gidiyor, çocuk gidince yaşlı gidiyor; kalan, kalabalığı seven ya da kalabalıktan korkmayan bir grup. Ve o grup, parkı herkes için daha az güvenli yapıyor. Çember kapanıyor; park, akşam “gidilmeyen yer” oluyor.
Bu, kadınların korkak olmasıyla ilgili değil; parkın tasarımıyla ve yönetimiyle ilgili. Hatta bence şöyle söylemek daha doğru: Kadınlar, parkın verdiği mesajı herkesten önce okuyor. Sönük direk, kilitli tuvalet, boş kulübe; bunların hepsi “burada akşam kimse yok” diyor ve kadın o cümleyi erkeklerden bir saat önce duyuyor.
Kadının akşam çıktığı park, herkesin akşam çıktığı park; kadının çıkmadığı park, akşam kimsenin parkı.
Aydınlatma: Görmek ve görülmek
Güvenliğin ilk şartı, görmek ve görülmek; ve bu, aydınlatma.
Türkiye’de parkların aydınlatması, genellikle “dekoratif”: Ağaçların altında loş lambalar, yolun bir tarafında direkler, köşeler karanlık, yürüyüş yolunun bir bölümü aydınlık bir bölümü değil. Kadın, karanlık bölümü geçmek istemiyor ve o bölüm, parkın kullanılmayan yarısı oluyor.
İyi aydınlatma, parkın her yürünebilir noktasının görülebilir olması. Yürüyüş yolu boyunca eşit ışık, köşelerde boşluk yok, oturma alanları aydınlık, tuvalet ve giriş aydınlık. Bu, lüks değil; bir aydınlatma planı ve bakım. Yanmayan lamba, parkın en güvensiz noktası ve Türkiye’de parklarda yanmayan lamba sayısı, yanandan az değil.
Lambanın neden iki ay yanmadığını anlatayım; çünkü sebep ihmal değil, yapı. Parkın çimini park ve bahçeler müdürlüğü biçiyor, direğin içindeki armatür ise fen işlerinin ya da elektrik biriminin sorumluluğunda. Arızayı fark eden biri çağrı merkezine bildiriyor, bildirim bir iş emrine dönüyor, iş emri elektrik ekibinin sırasına giriyor; ekip gidiyor, sorunun ampul değil kablo ya da pano olduğu anlaşılıyor, malzeme stokta yok ve alım bir sonraki satın almaya kalıyor. Bu arada direk sönük ve parkın arkasındaki yol iki ay karanlık. Kimse “yapmayalım” demedi; sadece hiçbir birimin işi “bu park akşam aydınlık mı” sorusunu sormak değil. Gündüz gelen bakım ekibi sönük lambayı göremiyor; akşam gelen kadın görüyor ama ona kimse sormuyor.
Bunu değiştirmek için ne büyük bir bütçe ne de yeni bir ihale gerekiyor. Sönük direğe bildirimden sonra bir haftalık bir süre konsa ve parkın akşam aydınlık olması, direğin bakımı hangi birimdeyse o birimin sorumluluğuna yazılsa, “biz armatüre bakarız, parka değil” cümlesi ortadan kalkıyor. Bence asıl mesele o cümle; çünkü o cümle var olduğu sürece sönük direk herkesin işi ve kimsenin işi.
Bir de görüş hattı var: Yürüyüş yolundan parkın geri kalanı görülebilmeli. Yüksek çitler, sık çalılar, kör köşeler, duvarlar; bunlar gündüz “peyzaj”, akşam “tehlike.” Dünyada park tasarımında bunun adı var: Doğal gözetim. Parkın her yeri, parkın başka bir yerinden görülebilir olmalı.
Kalabalık en iyi güvenlik
Aydınlatmadan daha etkili tek şey, insan.
Akşam dokuzda parkta yüz kişi varsa, yalnız kadın da oradadır; on kişi varsa, değildir. Güvenlik görevlisi, kamera, polis; bunlar yardımcı ama ikincil. Asıl güvenlik, parkın akşam dolu olması.
Parkı akşam dolduran şey, program. Akşam yürüyüş grubu, açık hava sineması, sabah değil akşam sporu, bir kafe, bir büfe, bir küçük sahne, hafta sonu pazarı. Program parkı akşam kalabalık yapıyor, kalabalık parkı güvenli yapıyor ve güvenli park bir süre sonra kendiliğinden kalabalıklaşıyor.
Türkiye’de parkların akşam programı yok ya da çok az. Park akşam açık ama içinde kimse yok ve içinde kimsenin olmadığı park, kadın için fiilen kapalı.
Olmamasının sebebi de belli: Belediyede parkı “işleten” bir birim yok. Park ve bahçeler yapıyor ve bakıyor; spor müdürlüğünün sabah sporu var ama sabah; kültür müdürlüğünün yaz konseri var ama yılda bir, o da büyük parkta. Mahalle parkının akşamı kimsenin iş tanımında değil. Güvenlik görevlisi ise hizmet alımıyla geliyor; ihale yıllık ve bütçe daralınca ilk kısılan kalem gece vardiyası oluyor. Kulübe kalıyor, içindeki insan gidiyor ve boş kulübe de sönük direk gibi bir mesaj veriyor.
Oysa spor müdürlüğünün sabah eğitmenini haftanın iki akşamı parka kaydırmak, yazın ayda bir akşam perde kurmak, büfeyi akşam ona kadar açık tutacak bir sözleşme yapmak yeni bir şey satın almayı gerektirmiyor; yalnızca mahalle parkının akşamını birinin iş tanımına yazmayı gerektiriyor. Büyük değil ama düzenli olduğunda mahalle, parkta hangi akşam ne olduğunu ezbere biliyor ve o ezber, parkın akşamını geri getiriyor.
Bir de şu var: Kadınların kendi programı. Akşam kadın yürüyüş grubu, kadın spor saati, kadın buluşması. Bunlar bazı belediyelerde var ve etkisi hızlı: Kadınlar bir grupla çıkıyor, grupla çıkan kadın parkı “kendi yeri” olarak görmeye başlıyor, bir süre sonra grupsuz da çıkıyor.
Bazı belediyeler kadınlara ayrılmış parklar da yaptı ve o parkların dolu olması, talebin ne kadar gerçek olduğunu gösteriyor. Bence bunun yanında ikinci bir soru daha var: Mahalle parkının akşamı da kadına nasıl açılır? Çünkü asıl kazanım, her parkın akşamının herkese açık olması.
Tasarım: Bank nereye konur?
Parkın güvenli olması, büyük ölçüde küçük tasarım kararlarına bağlı ve bu kararlar Türkiye’de genellikle düşünülmüyor.
Bankların yeri. Bank, yolun kenarında, görülebilir, arkası açık ya da arkası duvar ama önü açık. Çalıların arasına gömülmüş bank, akşam kimsenin oturmadığı bank.
Tuvalet. Yakın, görülebilir, aydınlık, açık, temiz. Türkiye’de park tuvaleti çoğu zaman parkın en uzak köşesinde, akşam kilitli ve kadın için kullanılamaz. Tuvalet olmayan park, kadının bir saatten fazla kalmadığı park. Tuvalet görevlisi bence bir parkın en ucuz güvenlik personeli; akşam ona kadar orada olan, ışığı yanan, kapısı açık bir tuvalet binası parkın arka tarafını tek başına değiştiriyor.
Giriş ve çıkış. Birden fazla, görülebilir, aydınlık. Tek girişli park, akşam tuzak gibi hissettiriyor.
Yürüyüş yolunun genişliği. Dar yolda yalnız yürümek, geniş yolda yürümekten daha tedirgin edici; geniş yol, geçiş mesafesi veriyor.
Bitki örtüsü. Göz hizasında çalı yok; ağaç yukarıda, çim aşağıda, arası açık. Bu, bir peyzaj kararı ve güvenlik kararı aynı anda.
Dünyada bunlar “güvenli park tasarımı” diye bir disiplin; Türkiye’de peyzaj, “güzel görünmek” üzerine ve güzel görünen park, akşam güvenli olmayabiliyor.
Bunun da bir saha sebebi var. Park projesi çoğu zaman dışarıdan bir büroya çizdiriliyor; büro parkı gündüz görüyor, bazen hiç görmüyor, projeyi üç boyutlu görselle teslim ediyor ve o görselde güneş hep tepede. Bankın arkasındaki sık çalı görselde güzel duruyor; projeyi onaylayan da görsele bakıyor, akşam dokuzda o bankta oturacak kadına değil. Peyzaj ihalesinde ölçülen şey bitki sayısı, sert zemin metrekaresi, direk adedi; “akşam kullanılabilirlik” diye bir kalem yok ve olmayınca kimse sormuyor. Oysa bir sonraki proje onaylanırken görselin yanına tek bir soru eklense, “bu parkta akşam dokuzda bank nerede, ışık nerede, tuvalet nerede” diye, o soru projeyi çizene gidiyor ve çizim değişiyor; soru sorulmadığında çalılar bankın arkasına geliyor.
Kadınlara sormak
Son ve en basit şey: Kadınlara sormak.
Park tasarlanırken, düzenlenirken, programlanırken, o mahallede yaşayan kadınlara “akşam bu parka çıkar mısın, çıkmazsan neden” diye sormak. Cevaplar, hiçbir peyzaj mimarının göremediği şeyleri gösteriyor: Şu köşe karanlık, şu yol dar, tuvalet kilitli, akşam şu grup var, bank şurada olmalı.
Dünyada “kadın güvenlik yürüyüşü” diye bir yöntem var: Mahalleli kadınlar, akşam parkı birlikte yürüyor, güvensiz noktaları işaretliyor, belediye düzeltiyor. Basit, ucuz, etkili. Türkiye’de birkaç belediye denedi; çoğu, parkı kadınlara sormadan tasarlıyor ve “kadınlar gelmiyor” diyor.
Sorulmamasının bir sebebi var ve bence bu sebep bütçe değil, çekince. “Bizim parklarımız güvensiz mi” sorusunu açıkça konuşmak hiçbir kurum için kolay değil; o yüzden yürüyüş yapılmıyor ya da yapılsa da sonuçları bir iş takvimine bağlanmıyor. Oysa o yürüyüşe fen işlerinden, park ve bahçelerden ve zabıtadan birer kişi de katılsa, bir akşamda hangi direğin sönük, hangi bankın gömülü, tuvaletin neden kilitli olduğu listeleniyor ve bu, parkın güvensiz olduğunu değil, belediyenin bunu görmek ve düzeltmek istediğini gösteriyor. Mahalle bu farkı hemen anlıyor; çünkü farkı her akşam kendisi yaşıyor.
Kadınlar gelmiyor değil; kadınlar, kendilerine sorulmamış bir parka gelmiyor.
Kadınlar parkta akşam vakit geçirebiliyor mu? Türkiye’nin çoğu parkında hayır. Aydınlatma loş, köşeler karanlık, bank gömülü, tuvalet kilitli, program yok, kalabalık yok ve kimse kadınlara sormamış.
Bu, bir “kadın meselesi” değil; bir park meselesi. Aydınlatma planı, görüş hattı, akşam programı, kadın grupları, bank ve tuvalet yeri, bitki örtüsü ve kadınlara sormak. Hiçbiri yeni park yapmak kadar pahalı değil; hepsi, parkın gününün ikinci yarısını geri alıyor.
Bu parkta akşam saat dokuzda, yalnız bir kadın bir bankta oturup kitap okuyabilir mi?
Cevap “hayır” ise park gündüz park, akşam değil. Ve akşam park olmayan yer, yarım park.



