İçindekiler
Türkiye’nin kıyı şehirlerinde bir proje tipi var ve adı her yerde aynı: Sahil düzenlemesi.
Sahil doldurulur ya da düzlenir. Bir yol açılır; bazen araç yolu, bazen yürüyüş yolu, çoğu zaman ikisi yan yana. Yürüyüş bandı dökülür; beton ya da kilit taşı. Belirli aralıklarla bank konur. Aydınlatma direkleri dikilir. Birkaç spor aleti, bir çocuk oyun alanı, bir iki kafe. Kurdele kesilir ve sahil gerçekten de şehre açılmış olur; bu az bir şey değil.
Sonra o sahile gidin. İnsanlar yürüyor; akşam, çiftler, aileler, koşanlar. Yol dolu. Ama deniz, yolun arkasında. Kimse denize dokunmuyor; kıyıya inmek mümkün değil, oturup suya bakacak yer yok, deniz bir manzara. Kıyı, yürünen ama yaşanmayan bir şerit.
Bu yazıda sahil düzenlemesiyle kıyı rekreasyonu arasındaki farkı konuşmak istiyorum. Çünkü Türkiye, dünyanın en uzun kıyılarından birine sahip ve bu kıyının büyük bölümü ya henüz erişime açılmamış ya da bir yürüyüş yolundan ibaret. Erişim, kalma ve kullanma; üçü farklı şeyler ve sahil düzenlemesi çoğu zaman yalnızca birincisini yapıyor.
Temmuz akşamı, sahil bandında
Bir sahne anlatayım; belli bir sahil değil, birkaçının karışımı.
Bir kıyı şehrinde temmuz akşamı, saat yedi buçuk. Sahil bandı kilit taşı, iki buçuk metre genişliğinde; bir yanında dört şeritli yol, diğer yanında demir korkuluk var. Korkuluğun ötesinde iki metre aşağıda kaya dolgu, dolgunun dibinde deniz. Her on beş metrede bir bank konmuş ve bankların hepsi yola bakıyor, çünkü denize bakan bankın sırtına yol gürültüsü geliyor ve belediye projede yolu seçmiş. Her bankta biri oturuyor. Bantta bebek arabalı aileler, kulaklıklı koşucular, kol kola iki yaşlı kadın, elinde çekirdek poşetiyle üç genç. Kalabalık; sahil gerçekten şehre açılmış.
Korkuluğun dibinde bir çocuk, demirlerin arasından aşağıya bakıyor; annesi kolundan çekiyor, “düşersin”. Biraz ileride iki balıkçı, korkuluğa dayanmış, oltayı dolgunun üstünden atmaya çalışıyor ve misina kayalara takılıyor. Spor aletleri boş, çünkü güneşte metal ısınmış. Tek büfe kapalı, camında “sezon dışı” yazıyor; oysa temmuz. En yakın tuvalet bir kilometre ileride ve zincirli. Gölge olarak aydınlatma direklerinin ince gölgesi var; o yüzden öğlen burada kimse yoktu ve akşam yediden önce de olmayacaktı.
Saat dokuzda sarı ışıklar yanıyor, yolun gürültüsü biraz azalıyor, deniz tamamen kayboluyor; artık yalnızca sesi var. On buçukta bant boşalıyor. Herkes kırk dakika yürüdü, denize baktı, eve döndü. Kimse suya dokunmadı; dokunabileceği bir yer yoktu.
Bu sahnede belediye kötü bir iş yapmadı. Yol düzgün, ışık yanıyor, bank var, insan gelmiş. Yalnızca kıyı, kıyı olarak kullanılmıyor; bir yolun kenarı olarak kullanılıyor.
Erişim: Kıyıya varmak
Sahil düzenlemesinin yaptığı ilk ve değerli şey, erişim. Bir zamanlar fabrikayla, çitle, özel mülkle, çamurla kapalı olan kıyı, yürünebilir hale geliyor. Bu az bir şey değil; Türkiye’de kıyıların bir bölümü hâlâ erişime açılmayı bekliyor ve her açılan kilometre, bir kazanım. Küçümsemiyorum; o bantta kırk dakika yürüyen aile, on yıl önce o kıyıyı hiç görmüyordu.
Ama erişim, kıyıya varmak demek; kıyıda olmak demek değil.
Sahil yolu, kıyı boyunca uzanıyor ve insan o yolda yürüyor. Yolun bir tarafında deniz, diğer tarafında şehir. İnsan, ikisinin arasında, bir koridorda. Yol, kıyıyı “görülebilir” yapıyor; “yaşanabilir” yapmıyor.
Bunun bir işareti, sahil yolunda yapılan tek şeyin yürümek olması. Yürü, bak, dön. Oturacak yer var ama suya uzak; suya inecek yer yok; suya girecek yer hiç yok. Kıyı, bir dekor.
Kalma: Kıyıda durabilmek
İkinci seviye, kalmak. Kıyıya gelen insanın orada bir saat, bir öğleden sonra, bir akşam geçirebilmesi.
Kalmak için birkaç şey gerekiyor: Gölge; Türkiye’nin kıyıları yazın gölgesiz ve gölgesiz kıyıda öğlen kimse kalmıyor. Oturma; banktan fazlası, çimen, basamak, suya yakın geniş yüzeyler. Tuvalet; kıyıda tuvalet yoksa aile bir saatten fazla kalmıyor. Su ve yiyecek; bir büfe, bir çeşme. Ve farklı insanlar için farklı yerler; koşan, oturan, çocuk, yaşlı, balık tutan, kitap okuyan.
Sahil düzenlemelerinin çoğu, yürüyüş bandı ve banktan ibaret; kalma altyapısı yok. İnsan yürüyor ve gidiyor, çünkü durmak için sebep ve imkân yok.
Dünyada iyi kıyı düzenlemeleri bunu tersine kuruyor: Yürüyüş yolu kıyının arkasında, kıyının kendisi kalma alanı. Basamaklar suya iniyor, çimen suya kadar geliyor, iskeleler suya açılıyor, gölgelikler var, kıyının farklı bölümleri farklı kullanımlara ayrılmış. Yol, kıyıdan geçmiyor; kıyıya ulaştırıyor.
Bunun için bütün sahili yeniden yapmak da gerekmiyor. Kıyının iki yüz metrelik bir bölümünü seçip orada korkuluğun bir parçasını kaldıran, dolguya suya kadar inen üç dört geniş basamak döken, yüzmek için değil oturup ayak sallamak için ahşap bir iskele uzatan, birkaç gölgelik ve birkaç ağaç koyan bir belediye, bir yaz boyunca o iki yüz metrede kimin durduğuna bakabilir. Bir tuvaleti açık tutmak, büfeyi temmuzda açtırmak, bankların birkaçını denize çevirmek de buna eklenir; bunlar bütçe kararı bile değil, işletme kararı. Bence ikinci yaz o iki yüz metre sahilin en dolu yeri oluyor ve belediye, kıyının kalanı için gerekçeyi dışarıdan değil, kendi sahilinden alıyor.
Sahil yolu kıyıdan geçiyor; kıyı rekreasyonu kıyıda duruyor.
Kullanma: Suya dokunmak
Üçüncü seviye, kullanmak. Kıyının yalnızca yanında değil, içinde olmak.
Yüzmek, suya girmek, kürek çekmek, balık tutmak, yelken, kano, sahilde oturmak, kumda çocuk oynatmak. Kıyı, bir manzara değil, bir yer.
Türkiye’nin şehir kıyılarında bu neredeyse yok. İstanbul’un, İzmir’in, Mersin’in, Samsun’un, Antalya’nın şehir içi kıyıları, “yüzülmez” varsayılıyor ve düzenleme buna göre yapılıyor; kıyı, suya inilemeyecek şekilde betonlanıyor. Oysa dünyada şehir kıyılarına yüzme alanları, iskele plajları, deniz havuzları yapılıyor; şehir, denizini geri alıyor. Kopenhag’ın liman havuzları, Paris’in nehir plajları, Sidney’in deniz havuzları; hepsi bir zamanlar “yüzülmez” olan sularda.
Türkiye’de bu dönüşümün önünde iki engel var: Su kalitesi ve alışkanlık. Su kalitesi, bazı şehirlerde gerçekten sorun; ama bazı şehirlerde değil ve “yüzülmez” varsayımı, su kalitesine bakılmadan yapılıyor. Alışkanlık ise, kıyının “yürünen yer” olarak kodlanması; kıyıya inmek, suya girmek, “o iş burada olmaz” diye görülüyor.
“Yüzülmez” varsayımının yerine ölçüm koymak, bu dönüşümün en ucuz adımı. Su kalitesini ölçtürüp sonucu kıyıdaki bir tabelaya yazan belediye, su temiz çıkıyorsa o bölüme bir cankurtaran kulesi ve bir yüzme alanı koyabiliyor; temiz çıkmıyorsa neden çıkmadığı belediyenin önüne gelen bir soru oluyor ve bu da az bir şey değil, çünkü kıyıda yüzülemediğini herkes biliyor ama sebebini kimse sormuyor.
Bir de balık tutma gibi, kıyının en eski kullanımlarının düzenlemeyle yok edilmesi var: Beton bant, iskele yok, kayalık yok; balıkçı gidiyor. Oysa korkuluktan olta sallayan adama elli metrelik bir iskele yapıldığında kıyı en eski kullanımını geri alıyor ve o iskelede akşamları çocuklar da oturuyor.
Araç yolu kıyıyı alıyor
Sahil düzenlemelerinin en büyük hatası, bence, araç yolunun kıyıda olması.
Türkiye’nin kıyı şehirlerinin çoğunda sahil yolu, araç yolu demek. Şehrin ana arteri kıyıdan geçiyor; yürüyüş yolu, araç yoluyla deniz arasında bir şerit. Deniz manzarası, dört şeritli bir yolun gürültüsüyle birlikte geliyor. Kıyıya inmek için yolu geçmek gerekiyor.
Bu, kıyının en değerli kullanımını araca vermek demek. Dünyada kıyı şehirlerinin son yirmi yılda yaptığı en önemli şey, araç yolunu kıyıdan çekmek: Yeraltına almak, bir sokak geriye taşımak, kapatmak. Kıyı, yaya ve bisiklete kalıyor; kıyı, şehre dönüyor.
Türkiye’de bu dönüşüm çok az yerde yapıldı. Çoğu şehirde sahil yolu, trafiğin en yoğun olduğu yol ve kıyı düzenlemesi, bu yolun kenarını süslemekten ibaret. Yolu bütünüyle çekmeye cesaret edemeyen bir belediyenin bir cumartesi pazar, yalnızca bir hafta sonu yolu yayaya bırakıp o iki günde kıyının nasıl kullanıldığını görmesi, sayması ve esnafı dinlemesi bile bir şey değiştiriyor; çünkü yolu kalıcı olarak çekme kararı o iki günün verisiyle konuşulabiliyor, veri olmadan ise yalnızca itirazla konuşuluyor.
Kıyıyı kim planlıyor?
Türkiye’de kıyı kamunun ve kıyının her parçasında farklı bir kurumun yetkisi var; bu, doğası gereği çok paydaşlı bir alan ve kıyı planı tam da bu paydaşları aynı masaya getirmek için gerekiyor. Sahil düzenlemesi, bu çok paydaşlı yapının içinde tek kurumun kararıyla yapılabilen iş: Yol ve bant; çünkü o, belediyenin yetkisinde.
Kıyı rekreasyonu ise, kıyının bütünüyle planlanmasını gerektiriyor: Hangi bölüm yüzme, hangisi iskele, hangisi park, hangisi balık, hangisi etkinlik, hangisi sessiz. Bu, bir “kıyı planı” ve Türkiye’de çok az şehrin var.
Kıyı planı olmayan şehirde kıyı, parça parça düzenleniyor; her belediye kendi parçasını, kendi tarzında. Sonuç, kilometrelerce birbirine benzeyen yürüyüş yolu ve hiçbir yerde deniz.
Sahada neden hep aynı proje çıkıyor?
Peki iyi örnekler ortadayken kıyı şehirleri neden hep aynı yolu, aynı bandı, aynı bankı yapıyor? Anlatayım; bu, bilgisizlikten çok yapının sonucu.
Sahil yolu, belediyenin bildiği bir iş. Fen işleri yol yapıyor, park ve bahçeler bank ve çim koyuyor, aydınlatma direği birim fiyatla ihaleye giriyor. Şartnamesi hazır, müteahhidi var, metresi hesaplanıyor ve yıl sonunda “şu kadar kilometre tamamlandı” diye raporlanıyor. Yapması belli bir iş; zor olan, açıldıktan sonra kıyıyı yaşatmak. Suya inen basamak, iskele plajı, deniz havuzu, gölgelik ise hiçbir birimin işi değil; kimin şartname yazacağı, kimin bakacağı, bir şey olduğunda kimin sorumlu olacağı belli değil. Bizde sahibi belli olmayan iş, yapılmayan iş oluyor.
Sonra onay tarafı var. Kıyıda yapılan her şey birden fazla kurumun ortak kararını gerektiriyor; dolgu, iskele, suya giriş için plan ve onay süreci var ve bu doğal, çünkü kıyı herkesin. Yol ve bant ise tek kurumun kararıyla yapılabilen iş; o yüzden ilk yapılan hep o oluyor. Bir belediye için bu yıl bitecek bir yürüyüş yolu ile onayı belki yıllar sonra çıkacak bir yüzme alanı arasında tercih yapmak zor değil; takvim, kararın kendisinden önce konuşuyor.
Bir de sorumluluk kaygısı var. Suya inen basamak yaptığınızda biri suya giriyor; biri suya girdiğinde cankurtaran, su kalitesi ölçümü, uyarı levhası, sigorta gündeme geliyor. Kimse bunları üstlenmek istemediğinde en güvenli idari karar “yüzülmez” demek ve kıyıyı inilemeyecek şekilde kapatmak oluyor. Bir boğulma haberi bir belediyeyi yıllarca takip ediyor; boş bir sahil bandı kimseyi takip etmiyor.
Ve araç yolu meselesi burada da karşımıza çıkıyor. Yolu kıyıdan çekmek demek trafik düzenini değiştirmek, bir sokağı geriye taşımak ya da tünel açmak demek; hepsi başka kurumlarla ortak karar, büyük bütçe ve itiraz. Yolun kenarını süslemek ise yalnızca belediyenin kararı. Sahil düzenlemesi, dağınık yetkinin içinde tek başına yapılabilen işin adı; o iş de kıyıyı değil, yolu güzelleştiriyor.
Sonuçta
Sahil düzenlemesi erişim sağlıyor; değerli. Ama kıyı rekreasyonu erişimden fazlası: Kıyıda kalabilmek ve kıyıyı kullanabilmek. Gölge, oturma, tuvalet, suya inen basamak, yüzme alanı, iskele, balık, farklı insanlar için farklı yerler ve araç yolunun kıyıdan çekilmesi. Türkiye’nin kıyı şehirleri erişimi büyük ölçüde sağladı; bir sonraki adım, o yürüyüş bandını kıyıda kalınan ve kıyının kullanıldığı bir yere dönüştürmek. Sahada hep aynı projenin çıkmasının sebebi ise yapısal: Yol ve bant, dağınık yetkinin, kısa yatırım takviminin ve sorumluluk kaygısının içinde yapılabilen tek şey.
Dünyanın kıyı şehirleri denizlerini geri aldı; suya girilebilen, kıyıda yaşanabilen, araçsız kıyılar. Türkiye’nin kıyıları, dünyanın en uzunlarından ve çoğu, bir yolun arkasında.
Bu şehrin sahilinde, bir çocuk denize elini sokabilir mi?
Cevap “hayır” ise sahil düzenlenmiş ama kıyı hâlâ şehre kapalı demektir.



