Rekreasyon ve Parklar

Park yapmak ile rekreasyon alanı kurmak aynı şey değil. Yakınlık, program ve süreklilik neden park sayısından daha belirleyici? Belediyeler için somut sorular.

Mertcan Tekin 4 dk okuma
Rekreasyon ve Parklar
İçindekiler
  1. Park yapmak ile rekreasyon alanı kurmak aynı şey değil
  2. Rekreasyon alanları en eşitlikçi hizmetlerden biri
  3. Sağlık tarafı düşünülenden geniş
  4. Bir parkta en pahalı şey, boş kalması
  5. Etkinlik, rekreasyonun motoru olabilir
  6. Yerel yönetimler için asıl soru
  7. Şehirde iyi hissetmek tesadüf değil

Bir belediyenin yıl sonu faaliyet raporunda park sayısı her zaman var ve bu sayı değerli.

Yanına bir sayı daha eklense tablo tamamlanıyor: O parkları günde kaç kişi kullanıyor?

Bence rekreasyon meselesini konuşmaya tam buradan başlamak gerekiyor.

Park yapmak ile rekreasyon alanı kurmak aynı şey değil

Bir alana çim serilir, birkaç bank konur, çocuk oyun grubu yerleştirilir, aydınlatma yapılır ve açılış yapılır.

Teknik olarak ortada bir park vardır.

Fakat o alanın insanların gününde bir karşılığı olup olmadığı bambaşka bir sorudur.

Yıllar içinde şunu gözlemledim: Aynı bütçeyle yapılmış iki park, birbirinden tamamen farklı sonuçlar üretebiliyor.

Biri sabahtan akşama dolu oluyor. Diğeri yalnızca yanından geçilen bir yeşil alan olarak kalıyor.

Aradaki fark genellikle bütçe değil.

Planlama.

İnsanın oraya nasıl geleceği, ne kadar yürüyeceği, gölgeyi nerede bulacağı, suya nereden ulaşacağı, çocuğunu nereden göreceği, akşam saatinde kendini güvende hissedip hissetmeyeceği…

Bunlar küçük ayrıntılar gibi duruyor.

Bir alanın kullanılıp kullanılmayacağını ise büyük ölçüde bunlar belirliyor.

Rekreasyon alanları en eşitlikçi hizmetlerden biri

Rekreasyonun sevdiğim taraflarından biri, erişimin genellikle ücretsiz olması.

Bir spor salonuna üyelik parayla. Özel bir tesis parayla. Şehir dışına çıkmak zaman ve para istiyor.

Bir park ise kapıda kimseye gelir sormuyor.

Bu yüzden iyi planlanmış rekreasyon alanları, yerel yönetimlerin elindeki en eşitlikçi araçlardan biri.

Her gelir grubundan insanın aynı alanı, aynı koşullarda kullanabildiği çok az kamu hizmeti var.

Fakat bu potansiyelin gerçekleşmesi mesafeye bağlı.

İnsanlar rekreasyon alanına genellikle plan yaparak gitmiyor. Yakınsa gidiyor.

Şehrin bir ucundaki büyük bir park ile mahalle içindeki küçük ama düzgün planlanmış bir alan birbirinin alternatifi değil; günlük kullanımda ikincisi, hafta sonu kullanımında birincisi öne çıkıyor.

Rekreasyonda büyüklük değil, yakınlık daha belirleyici.

Sağlık tarafı düşünülenden geniş

Rekreasyon alanlarının fiziksel aktiviteye katkısı genellikle biliniyor. Yürüyüş, koşu, bisiklet, çocuk oyunu, açık hava sporları…

Hareketsizliğin bugün en yaygın sağlık sorunlarından birinin temelinde olduğunu düşünürsek bu tek başına yeterli bir gerekçe.

Ama mesele yalnızca hareket değil.

Yeşil alanların zihinsel yorgunluk üzerindeki etkisini gösteren çok sayıda çalışma var. İnsanların yoğun yapılaşmış çevrelerden daha yeşil çevrelere geçtiğinde ruh hâllerinde gözlenen iyileşme, stres düzeylerindeki düşüş, dikkat toparlama kapasitesindeki artış…

Terapötik rekreasyon başlığı ise Türkiye’de hâlâ hak ettiği ilgiyi görmüyor.

Ameliyat sonrası iyileşme süreçlerinden kronik hastalıkların yönetimine, yaşlı bakımından engelli bireylerin sosyal katılımına kadar geniş bir alan var burada.

Bunların hiçbiri parkta yürüyüş yapmakla sınırlı değil.

Programla, uzmanla ve süreklilikle ilgili.

Ve bence yerel yönetimlerin rekreasyona bakışındaki en büyük eksik burada: Alan yapılıyor, program kurulmuyor.

Bir parkta en pahalı şey, boş kalması

Rekreasyon alanlarına yönelik en sık itiraz bakım maliyeti üzerinden geliyor.

Sulama, budama, temizlik, güvenlik, aydınlatma, tamirat.

Bu maliyet gerçek. Ama tek başına bakıldığında yanıltıcı.

Çünkü aynı alan, doğru planlandığında yalnızca gider kalemi olmaktan çıkıyor.

İyi planlanmış yeşil alanların çevresindeki gayrimenkul değerini kayda değer biçimde yükselttiği, uluslararası çalışmalarda sık tekrarlanan bir bulgu. Bu, doğrudan yerel gelire dönüşen bir etki.

Bunun ötesinde alanın kendisi ekonomik hareket üretebiliyor.

Hafta sonu üretici pazarı. Mevsimlik festival. Açık hava sineması. Küçük ölçekli spor organizasyonları. Kafe ve büfe işletmeleri. Çocuk atölyeleri. Sergiler.

Bunlar hem kullanımı artırıyor hem işletme maliyetinin bir bölümünü karşılıyor.

Üstelik ilginç bir yan etkisi var: Kullanılan alanlar daha az yıpranıyor.

Sürekli insan olan bir parkta vandalizm daha az görülüyor, bakım daha düzenli yapılıyor, güvenlik sorunu azalıyor.

Boş kalan alanlar ise hem bakım masrafı üretiyor hem kimseye fayda sağlamıyor.

Etkinlik, rekreasyonun motoru olabilir

Etkinlikleri tek tek işler olarak düşündüğümüzde takvimi doldurmuş oluyoruz.

Alan üzerinden düşündüğümüzde ise bambaşka bir şey kuruyoruz.

Bir parkı yılda bir kez büyük bir organizasyonla doldurmak ile o parkta her hafta düzenli olarak bir şeyin oluyor olması aynı sonucu vermiyor.

İkincisi alışkanlık üretiyor.

İnsanlar cumartesi sabahı orada bir şey olduğunu biliyorsa gidiyor. Bir kez gidip iyi vakit geçirdiyse tekrar gidiyor. Tekrar gittikçe alanı sahipleniyor.

Rekreasyonun asıl kazancı da bu sahiplenmede ortaya çıkıyor.

Sahiplenilen alan korunuyor.

Yerel yönetimler için asıl soru

Bir belediyenin rekreasyon karnesini kaç park yaptığıyla ölçmek bence eksik bir yaklaşım.

Daha iyi sorular var:

O parklara insanlar yürüyerek ulaşabiliyor mu?

Alanlar günün farklı saatlerinde ve yılın farklı mevsimlerinde kullanılabiliyor mu?

Çocuk, yaşlı ve engelli bireyler aynı alanı kullanabiliyor mu?

Alanda bir program var mı, yoksa yalnızca zemin mi var?

Kullanım ölçülüyor mu?

Bu soruların cevabı, park sayısından çok daha fazlasını anlatıyor.

Şehirde iyi hissetmek tesadüf değil

Rekreasyonu uzun süre “boş zaman değerlendirme” başlığı altında düşündüm.

Bugün daha çok şehirde yaşamanın taşınabilir olmasıyla ilgili görüyorum.

İnsanlar şehirde yoruluyor. Trafik, kalabalık, gürültü, iş temposu, kapalı alanlar…

Bu yorgunluğu telafi edecek bir yer yoksa, insan şehirden uzaklaşmak istiyor.

O yer varsa, şehirde kalmak daha kolay hâle geliyor.

Bu yüzden parkları estetik bir tercih ya da yeşil alan istatistiği olarak görmek bence konuyu küçültüyor.

Rekreasyon alanları, bir şehrin insanına verdiği nefes payıdır.

Ve o pay iyi planlanmadığında, ne kadar geniş olduğunun pek bir önemi kalmıyor.