İçindekiler
Bir etkinliğin “erişilebilir” olduğunu nereden anlıyoruz?
Türkiye’de cevap genellikle tek: Rampa var. Girişte bir rampa, belki bir engelli tuvaleti, belki ön sırada ayrılmış birkaç yer. Bunlar yapıldıysa etkinlik “engelli dostu” sayılıyor ve raporda öyle yazıyor.
Rampa gerekli. Ama rampa, erişilebilirliğin başlangıcı bile değil; erişilebilirliğin en görünür ve en kolay parçası. Tekerlekli sandalye kullanan katılımcı için bir şey yapıyor; görme engelli katılımcı için hiçbir şey yapmıyor, işitme engelli için hiçbir şey, yaşlı için çok az, otizmli çocuk için hiçbir şey, bebekli anne için hiçbir şey.
Bu yazıda erişilebilirliği, Türkiye’de etkinliklerin neredeyse hiç düşünmediği bir tasarım meselesi olarak ele almak istiyorum. Çünkü sahada gördüğüm şey şu: Erişilebilirlik pahalı sanılıyor, bu yüzden yapılmıyor; oysa büyük bölümü ucuz, yalnızca düşünülmeyi gerektiriyor. Ve düşünülmediğinde, nüfusun önemli bir bölümü etkinliğe hiç gelmiyor; gelmediği için de kimse eksikliğini fark etmiyor.
Kim gelmiyor?
Önce şunu görmek gerekiyor: Erişilebilir olmayan etkinliğe gelmeyen insan, şikâyet etmiyor. Hiç gelmiyor.
Tekerlekli sandalye kullanan kişi, etkinliğin mekânını önceden biliyor; mekân uygun değilse gelmiyor. Görme engelli, yönlendirmenin olmayacağını biliyor; gelmiyor. İşitme engelli, konuşmayı anlamayacağını biliyor; gelmiyor. Yaşlı, iki saat ayakta kalamayacağını biliyor; gelmiyor. Otizmli çocuğun ailesi, kalabalık ve gürültünün çocuğa zor geleceğini biliyor; gelmiyor. Bebekli anne, emzirme ve bez değiştirme yeri olmayacağını biliyor; gelmiyor.
Organizatör, bu insanların gelmediğini görmüyor; çünkü şikâyet yok, talep yok, kuyruk yok. Etkinlik “herkese açık” ama herkes orada değil. Ve Türkiye’de bu “herkes”, nüfusun azımsanmayacak bir kısmı; engelli, yaşlı, küçük çocuklu, geçici bir sakatlığı olan.
Erişilebilirliğin ilk adımı rampa değil; kimin gelmediğini sormak.
Görme ve işitme: Sahne herkes için değil
Bir panel düşünün. Sahnede üç konuşmacı, arkada bir sunum, salonda üç yüz kişi.
İşitme engelli katılımcı için bu panel yok. Konuşma var ama duyamıyor; sunumda metin var ama konuşmanın kendisi yok. Çözüm bilinen bir şey: İşaret dili tercümanı. Türkiye’de bazı kamu etkinliklerinde var; çoğu etkinlikte yok. Maliyeti, bir günlük panel için bir konuşmacının ulaşım masrafından az. Yapılmıyor, çünkü “işitme engelli katılımcı yok” deniyor; işitme engelli katılımcı yok, çünkü tercüman yok.
Alternatifi de var: Canlı altyazı. Konuşmanın ekranda anlık yazıya dönüşmesi. Teknoloji yıllardır var, Türkçe desteği gelişti, maliyeti düşük. Bu, yalnızca işitme engelliye değil, arkada oturan ve duyamayan herkese, yabancı dili zayıf olana, dikkatini toplayamayana da hizmet ediyor.
Görme engelli katılımcı için mesele başka. Sunum ekranda; göremiyor. Konuşmacı “şu grafikte görüldüğü gibi” diyor; grafiği görmeyen için bu cümle boş. Çözüm, konuşmacıya tek bir şey söylemek: Ekrandakini anlatın. “Şu grafikte görüldüğü gibi” yerine “satışlar son üç yılda iki katına çıktı.” Bu, maliyeti sıfır bir değişiklik ve bütün salon için sunumu daha iyi yapıyor.
Bir de mekân içi yönlendirme var. Görme engelli katılımcı, kapıdan salona nasıl gidecek? Bir gönüllü eşlik edebilir; bu, gönüllü programına eklenen bir satır. Tuvalet, çıkış, yemek alanı; birinin söylemesi yetiyor.
Erişilebilirliğin büyük bölümü yapı değil, hazırlık: Bir tercüman, bir altyazı, bir cümle, bir gönüllü.
Yaşlı katılımcı: En büyük ve en görünmez grup
Türkiye hızla yaşlanıyor ve etkinlikler bunu görmüyor.
Yaşlı katılımcı, etkinlik tasarımında hiç düşünülmeyen bir grup. Oysa belediye etkinliklerinin, kültür programlarının, konserlerin, dini ve milli günlerin kalabalığının önemli bir kısmı yaşlı. Ve bu insanlar için etkinlik, genç organizatörün fark etmediği engellerle dolu.
Ayakta durmak. Açık hava etkinliklerinde oturacak yer yok; iki saatlik konser, yaşlı için iki saat ayakta. Birkaç yüz plastik sandalye, bu sorunu çözüyor ve neredeyse hiç konmuyor.
Yürümek. Otoparktan alana bir kilometre, alanda sahneye beş yüz metre. Genç için yürüyüş, yaşlı için engel. Alanın yakınına bırakılma noktası, bir golf aracı, bir tekerlekli sandalye; bunlar lüks değil.
Tuvalet. Uzak, kuyruklu, basamaklı. Yaşlı katılımcı, tuvalete gidemeyeceğini bilirse etkinliğe gelmiyor. Yakın, basamaksız, yeterli sayıda.
Ses ve ışık. Çok yüksek ses, çok parlak ya da çok loş ışık, kalabalığın içinde kaybolmak. Yaşlı katılımcı için bir “sessiz bölge”, ses seviyesinin düşük olduğu ve oturulabilen bir alan, etkinliği yaşanabilir kılıyor.
Bilgi. Program nerede yazıyor? Telefonda. QR kodla. Uygulamada. Yaşlı katılımcı için basılı bir program, okunabilir boyutta, kapıda. Teknoloji erişilebilirliği artırabilir; ama tek kanal olduğunda bir grubu dışarıda bırakıyor.
Sessiz alan ve duyusal yük
Son yıllarda dünyada etkinliklerde yeni bir şey var: Sessiz alan.
Otizmli çocuklar ve yetişkinler, duyusal hassasiyeti olan insanlar, panik atak yaşayanlar, kalabalıkta bunalanlar için etkinlik alanının içinde sessiz, loş, sakin bir köşe. Kısa süre dinlenip geri dönebilecekleri bir yer. Avrupa’da büyük festivallerde standart; Türkiye’de neredeyse hiç yok.
Maliyeti bir çadır ve birkaç sandalye. Değeri, etkinliğe hiç gelemeyen bir grubun gelebilmesi. Ve sessiz alanı kullanan yalnızca o grup değil; bir saat gürültüden sonra dinlenmek isteyen herkes.
Bununla birlikte “düşük uyaranlı saat” uygulaması da var: Etkinliğin bir saati, sesin kısık, ışığın sabit, kalabalığın az olduğu bir saat. Alışveriş merkezleri bunu yapıyor; etkinlikler de yapabilir. Festivalin ilk saati, müzenin ilk saati, çocuk şenliğinin bir bölümü.
Bebekli aile ve geçici engeller
Erişilebilirlik yalnızca kalıcı engelle ilgili değil.
Bebekli anne, bebek arabasıyla gelen aile, emziren kadın, bez değiştirmesi gereken baba. Bunlar için bir emzirme alanı, bir bez değiştirme masası, basamaksız yol, arabayla girilebilen tuvalet. Türkiye’de etkinliklerin çoğunda bunların hiçbiri yok; bebekli aile etkinliğe gelmiyor ya da bir saat sonra gidiyor.
Geçici engel de var: Ayağı kırık, ameliyat olmuş, hamile, bastonla yürüyen. Bu insanlar etkinliğin hedef kitlesi; ama o hafta etkinliğe gelemiyor, çünkü etkinlik onları düşünmemiş.
Erişilebilirlik için yapılan her şey, bu insanlara da hizmet ediyor. Rampa, bebek arabası için de rampa. Sandalye, hamile için de sandalye. Yakın tuvalet, herkes için yakın tuvalet.
Türkiye’de neden yapılmıyor?
Bütün bunlar ucuzken neden yapılmıyor?
Bence üç sebep var. Birincisi, “talep yok” yanılgısı; talep yok çünkü gelen yok, gelen yok çünkü yapılmıyor. İkincisi, erişilebilirliğin yalnızca bir mevzuat meselesi sanılması; mevzuat asgariyi tanımlıyor, deneyimi tasarlamak organizatörün işi. Üçüncüsü, erişilebilirliğin bir “engelli” meselesi sanılması; oysa yaşlı, bebekli, geçici engelli, kalabalıkta bunalan; bu, nüfusun yarısı.
Bir de şu var: Erişilebilirlik için yapılan şeylerin çoğu, herkesin deneyimini iyileştiriyor. Altyazı arkadakine, sandalye yorgun olana, sessiz alan bunalana, basılı program telefonunun şarjı bitene, “ekrandakini anlatın” uyarısı bütün salona. Erişilebilirlik, bir grubu düşünmekle başlıyor ve herkes için daha iyi bir etkinlikle bitiyor.
Sonuçta
Rampa gerekli ama erişilebilirlik değil. Erişilebilirlik, kimin gelmediğini sormakla başlıyor: İşitme engelli için tercüman ya da altyazı, görme engelli için anlatılan sunum ve eşlik, yaşlı için sandalye, yakın tuvalet ve basılı program, otizmli için sessiz alan, bebekli aile için emzirme ve bez yeri. Hiçbiri pahalı değil; hepsi, etkinlik planlanırken bir sorunun sorulmasını gerektiriyor.
Ve bu soru sorulduğunda ortaya çıkan etkinlik, yalnızca o gruplar için değil herkes için daha iyi bir etkinlik oluyor.
Bu etkinliğe gelmeyen insanlar kim ve neden gelmiyorlar?
Bu soruyu sormayan etkinlik “herkese açık” olabilir; ama herkes orada değil ve organizatör bunu hiç fark etmiyor.



