Her İlçede Bir Kültür Merkezi, İçinde Ne Var?

Türkiye'de artık hemen her ilçenin bir kültür merkezi var: Salon, fuaye, sergi alanı, bazen kütüphane, bazen sinema. Bu binalar büyük bir yatırımın sonucu; asıl soru, binanın içini haftanın yedi günü dolduracak programın ve işletme modelinin nasıl kurulacağı. Kültür merkezinin neden az kullanıldığı ve nasıl dolacağı.

Mertcan Tekin 9 dk okuma
Her İlçede Bir Kültür Merkezi, İçinde Ne Var?
İçindekiler
  1. Çarşamba, saat üç
  2. Bina ile program arasındaki boşluk
  3. Kim işletiyor?
  4. Ne tür program?
  5. Kültür merkezi nerede?
  6. Ölçmek
  7. İlgili Yazılar

Türkiye’de kültür merkezi olmayan ilçe neredeyse kalmadı.

Her ilçede en az bir tane: Bir salon, beş yüz ya da bin koltuk, bir sahne, bir fuaye, bir sergi alanı, bazen bir kütüphane, bazen bir sinema, bazen atölye odaları. Modern bina, geniş otopark, belediyenin adı girişte. Açılış günü salon dolu ve bu haklı bir sevinç.

Sonra o merkeze bir çarşamba öğleden sonra gidin.

Kapı açık, fuaye boş, salon karanlık, sergi alanında geçen ayın sergisi, kütüphanede iki kişi, atölye odaları kilitli. Görevli, “bu hafta cumartesi tiyatro var” diyor. Haftada bir tiyatro, ayda bir konferans, bayramda bir program; kalan günler bina var, içinde hiçbir şey yok.

Bunu bir ilçede değil, onlarca ilçede gördüm. Ve her seferinde aynı tespit: “Halk ilgi göstermiyor.” Bence tespit yanlış. Halk, içinde bir şey olmayan binaya ilgi göstermiyor. Kültür merkezi dediğimiz şey bence bina değil, binanın içinde olan şey; içinde bir şey olmadığında ortada bir merkez değil, bir bina kalıyor.

Bu yazıda kültür merkezlerinin neden az kullanıldığını, bunun asıl sebebinin ne olduğunu ve dolu kültür merkezlerinin ne yaptığını konuşmak istiyorum.

Çarşamba, saat üç

Bir sahne anlatayım; belli bir ilçe değil, birkaçının karışımı.

Bir Anadolu ilçesi, kasım ayı, çarşamba, saat üç. Kültür merkezi ilçenin çıkışında, yeni hastaneyle sanayi sitesinin arasında; önünde iki yüz araçlık bir otopark var, otoparkta dört araç duruyor. Giriş kapısının üstünde belediyenin logosu ve açılış tarihi yazıyor; açılışın üstünden dört yıl geçmiş. İçeride fuayenin ortasında büyük bir mermer zemin, duvarda geçen ayki fotoğraf sergisinden asılı kalmış on iki çerçeve. Danışma masasında bir görevli oturuyor; belediye şirketinden, sabah sekizde gelmiş, akşam beşte gidecek, önünde salonun tahsis defteri açık. Deftere baktığınızda bu ay sekiz kayıt görüyorsunuz: Bir okulun yıl sonu provası, bir kurumun hizmet içi eğitimi, iki tiyatro, bir anma programı, bir dernek toplantısı, bir düğün talebi, bir de “iptal”.

Salonun kapısı kilitli; içeride sekiz yüz koltuk karanlıkta bekliyor. Kütüphane kısmında üniversite sınavına çalışan üç öğrenci var; binanın bu saatteki tek kullanıcısı onlar. Atölye odaları koridorun sonunda; kapılarında “resim atölyesi”, “müzik odası” yazıyor ama ikisinin içinde de belediyenin başka bir biriminden gelmiş dosya kutuları duruyor.

Saat üçte binada beş kişi var ve beşinin de kültür merkeziyle bir ilgisi yok.

Bu sahne kimsenin tembelliğinden çıkmıyor. Görevli işini yapıyor, müdürlük tahsisleri işliyor, bina temiz. Sadece, binayı yapan karar binanın içini düşünmemiş. Açılış günündeki kalabalık, salonun bundan sonra da dolacağına dair bir söz gibi algılanmış; oysa o kalabalık binaya değil, açılışa gelmişti.

Bina ile program arasındaki boşluk

Kültür merkezi yapmanın bir bütçesi var: Yatırım bütçesi. Projelendirilir, ihaleye çıkar, yapılır, açılır. Bu süreç belli ve belediyeler bunu iyi biliyor.

Kültür merkezini doldurmanın bütçesi ise yok ya da küçük. Program bütçesi: Tiyatro getirmek, konser yapmak, sergi açmak, atölye düzenlemek, eğitmen tutmak, duyuru yapmak. Bu bütçe, yatırım bütçesinin küçük bir yüzdesi ve her yıl. Ve genellikle açılıştan sonra düşünülüyor.

Sahada bunun nasıl işlediğini anlatayım. Belediye bütçesi sonbaharda hazırlanıyor; müdürlükler kalemlerini yazıyor, meclis yıl bitmeden oyluyor. Kültür müdürlüğünün bütçesinde “kültürel faaliyetler” diye bir kalem var ve o kalem ilçenin bütün yılını taşıyor: Ramazan programı, yaz konserleri, bayram etkinlikleri, festival, kitap günleri, kültür merkezi. Kültür merkezinin kendine ait bir satırı yok. Yazın konser dizisi kalemi yiyince kalan aylarda kültür merkezine tiyatro getirmenin parası kalmıyor. Bir de satın alma tarafı var: Her tiyatro, her eğitmen, her film lisansı ayrı bir satın alma işi; teklif toplanıyor, onay bekleniyor, ödeme gecikiyor. Bir sezon programı için aylar önceden onlarca ayrı satın alma kararı vermek gerekiyor ve hiçbir müdürlükte buna yetecek zaman yok.

Oysa yapılması gereken şey o kadar da karmaşık değil. Merkezin bütçede kendi satırı olsa, o satır “kültürel faaliyetler” kaleminin içinde erimese, yaz konserinin yiyemeyeceği küçük ama her yıl orada duran bir satır olsa ve programı yapacak kişi o satırı eylülde görse, ocakta değil, sezon programı diye bir şey en azından konuşulabilir hale geliyor.

Sonuç: Bina, program bütçesi olmadan açılıyor. İlk yıl açılış heyecanıyla birkaç şey yapılıyor; ikinci yıl bütçe, belediyenin diğer ihtiyaçlarıyla yarışıyor; üçüncü yıl merkez, haftada bir kiralık tiyatro.

Program bütçesi olmayan kültür merkezi, salon kiralama binası oluyor. Dışarıdan gelen bir tiyatro topluluğu, bir konferans, bir okulun yıl sonu gösterisi. Merkez, kendi programını yapmıyor; başkalarının programına kapı açıyor. Bu da bir işlev; ama kültür merkezi değil, salon.

Kültür merkezi yapmak bir yatırım kararı; kültür merkezini doldurmak bir işletme kararı ve ikincisi çoğu zaman birincisinden sonra, ayrı bir iş olarak düşünülüyor.

Kim işletiyor?

Boşluğun ikinci sebebi, merkezi kimin işlettiği.

Türkiye’de kültür merkezleri genellikle belediyenin kültür müdürlüğüne bağlı. Müdürlük, merkezi “tesis” olarak yönetiyor: Kapıyı açmak, temizlemek, salonu tahsis etmek. Merkezin bir sanat yönetmeni, bir program sorumlusu, bir işletme müdürü yok; bir tesis sorumlusu var.

O tesis sorumlusunun kim olduğuna bakın. Çoğu zaman başka bir birimden görevlendirilmiş bir memur ya da belediye şirketinin bir çalışanı; ne tiyatro ne müzik ne de sergi işinden geliyor. İşi, binayı açık ve temiz tutmak, tahsis taleplerini müdüre iletmek. Bir yıl sonra başka bir birime kaydırılıyor, yerine bir başkası geliyor ve merkez her görevli değişiminde hafızasını kaybediyor. Kültür müdürü ise merkezi düşünmeye vakit bulamıyor; onun masasında Ramazan programı, yaz konserlerinin sanatçı görüşmeleri, önümüzdeki haftanın etkinlikleri var. Kültür merkezi, müdürlüğün en büyük binası ve en az düşünülen işi.

Dolu merkezlerde gördüğüm fark aslında tek bir kişiden ibaret: Binaya bir yıl boyunca bakacağı belli olan, gelecek ay başka bir birime kaydırılmayacak, işi binayı açık tutmak değil binanın içinde her hafta bir şey olmasını sağlamak olan bir program sorumlusu. Adının müdür olması gerekmiyor; tahsis defterini yine o tutuyor ama defterin yarısını kendi programına ayırıyor ve bu küçük fark, iki yıl sonra binanın çarşamba öğleden sonrasını değiştiriyor.

Dünyada bir kültür merkezinin yıllık programı, bir sanat yönetmeni ve ekibi tarafından bir yıl önceden kuruluyor; sezon açılıyor, abonelik satılıyor, her hafta bir şey oluyor. Merkez, bir kurum; bina onun kabı.

Türkiye’de birkaç büyükşehir ve ilçe belediyesi bunu yaptı: Kültür merkezini bir şirkete ya da bir sanat ekibine verdi, program yetkisi tanıdı, bütçe ayırdı. Sonuç, dolu salonlar; sezon programı, abonelik, şehrin kültür hayatının merkezi. Çoğu belediyede ise merkez, müdürlüğün tahsis defterinde.

Bir de karar mesafesi var ve bence en az bütçe kadar belirleyici. Program sorumlusu her programı ayrı ayrı onaylatmak zorundaysa, onay kademeleri arasında geçen süre takvimi yiyor ve sorumlu bir süre sonra yalnızca gelen tahsis taleplerini işlemeye başlıyor. Dolu kültür merkezlerinde program sorumlusunun yıllık bir çerçeve ve bir bütçe sınırı içinde kendi başına karar verebildiği bir alan var; boş olanlarda her program ayrı bir dosya.

Ne tür program?

Program bütçesi ve program sorumlusu olduğunda sıra şu soruya geliyor: Ne?

Türkiye’de kültür merkezi programı, olduğunda, genellikle üç şey: Tiyatro, konferans, konser. Bunlar iyi; ama bir ilçenin haftasını doldurmuyor ve ilçenin her kesimine hitap etmiyor. Üçü de akşam sekizde başlıyor, iki saat sürüyor ve bitince herkes evine gidiyor; binanın gündüzü bu üç türün hiçbirinde yok.

Dolu kültür merkezlerinin programı daha geniş: Çocuk atölyeleri, hafta içi her gün. Yaşlılar için gündüz programı; sohbet, film, koro. Gençler için akşam; müzik, dans, yazılım, tasarım. Kurslar; resim, müzik, dil, el sanatları. Film gösterimleri, sinema olmayan ilçede sinema. Yerel sanatçılara sahne; profesyonel tiyatro kadar, ilçenin kendi grubu. Küçük sergiler, mahallenin fotoğrafçısı, okulun resim sergisi. Mahalle toplantıları, dernek buluşmaları, kitap kulübü.

Bunların çoğu pahalı değil; bir eğitmen, bir film lisansı, bir duyuru. Ama merkezi haftanın yedi günü dolduruyor ve ilçenin her yaşını içeri alıyor. Üstelik bir kısmı belediyenin elinde zaten var: Halk eğitim merkezinin kursu, belediyenin spor okulunun bir grubu, gençlik merkezinin müzik dersi. Hepsi ilçenin başka başka köşelerinde, kiralık dairelerde, dar odalarda yapılıyor; kültür merkezinin atölye odaları ise dosya kutusuyla dolu. Bunları aynı çatı altına taşımak yeni bir şey satın almayı gerektirmiyor, yalnızca iki müdürlüğün aynı masaya oturmasını gerektiriyor ve bizde o masa pek kurulmuyor.

Masa kurulduğunda ortaya çıkan şey de büyük bir program değil, düzenli bir takvim oluyor: Her çarşamba öğleden sonra çocuklar için bir şey, her cuma akşamı bir film, ayda bir cumartesi ilçenin kendi grubuna sahne, her sabah yaşlılara açık bir oda. İlçe bir süre sonra merkezde ne zaman ne olduğunu ezbere biliyor.

Dolu merkezlerin bir ortak özelliği daha var: Program, merkezin kendisi tarafından değil, ilçenin kendisi tarafından da yapılıyor. Mahalle grubu salonu kullanıyor, okul sergisini açıyor, dernek toplantısını yapıyor. Merkez, “bizim programımız” değil, “ilçenin programı” oluyor ve sahiplenme buradan geliyor.

Kültür merkezi nerede?

Bir de yer meselesi var.

Kültür merkezleri çoğu zaman ilçe merkezinde arsa bulunamadığı için ilçenin çıkışına yapılıyor; bu, yatırım kararının değil arsa piyasasının sonucu. Şehir dışında, otoparkı geniş, ulaşımı zor bir bina; akşam program bitince eve dönmek sorun, hafta içi gündüz gitmek sorun. Merkez, arabalı ve boş zamanlı insanın merkezi.

Bunun da bir saha mantığı var; küçümsemiyorum. İlçe merkezinde bin koltuklu bir salon için ya arsa yok ya da çok pahalı; kamulaştırma yıllar sürüyor; belediyenin elindeki boş arsa ise ilçenin çıkışında. Yatırım kararı verilirken “nerede insan var” sorusu değil “nerede arsa var” sorusu soruluyor, çünkü ikincisinin cevabı daha hızlı geliyor.

İlçenin merkezinde, yürüme mesafesinde, toplu taşımayla ulaşılan bir bina, uzaktaki büyük binadan daha çok kullanılıyor. Dünyada kültür merkezi, şehrin merkezinde; çarşının yanında, meydanın kenarında. Türkiye’de kültür merkezi, çoğu zaman “arsa bulduk” yerde.

Yeri değiştirmek mümkün değil; ama ulaşımı değiştirmek mümkün. Program saatlerine göre servis, akşam toplu taşıma, mahalleden merkeze ring. Bunlar, merkezin kullanımını iki katına çıkarıyor ve neredeyse hiç yapılmıyor; çünkü servis ulaşım biriminin işi, program kültür biriminin işi ve ikisi aynı takvime bakmıyor.

Ölçmek

Son olarak ölçmeyi konuşmak istiyorum.

Kültür merkezinin yılda kaç gün dolu olduğu, kaç kişinin geldiği, hangi programın çalıştığı, kimin geldiği ve kimin gelmediği; bu veri Türkiye’de neredeyse hiçbir merkezde yok. Faaliyet raporunda etkinlik sayısı yazıyor; doluluk, katılım ve profil çoğu zaman yazmıyor. Etkinlik sayısı yazıyor, çünkü saymak kolay; doluluğu ve katılımı ölçmek ise birinin bunu bir yıl boyunca iş edinmesini gerektiriyor.

Ölçülmeyince merkez, ne kadar boş olduğunu bilmiyor. Bilmeyince dolduracak bir şey yapılmıyor. Yapılmayınca boş kalıyor. Ve ikinci bir bina konuşulmaya başlandığında, ilkinin verisi masada olmuyor.

Oysa bir yıl boyunca kapıda saymak, kaç gün dolu olduğunu, kimin hangi saatte hangi mahalleden geldiğini bir deftere not etmek ve bir sonraki yılın programını o deftere bakarak yapmak, belediyenin elindeki en ucuz araç.

Türkiye’nin her ilçesinde bir kültür merkezi var ve bu, bir sonraki adım için büyük bir avantaj: Bina hazır, eksik olan haftanın yedi gününü dolduracak program. O programın önündeki engeller de belli: Program bütçesi ayrı bir satır değil; tesis sorumlusu var, sanat yönetmeni yok; program üç şeyden ibaret, ilçenin her yaşı dışarıda; bina arsanın olduğu yerde, insanın olduğu yerde değil; ve kimse ölçmüyor.

Dolu kültür merkezlerinin yaptığı şey karmaşık değil: Program bütçesi, program yetkisi olan bir ekip, haftanın yedi günü ilçenin her kesimine bir şey, ilçenin kendi programına açık bir bina, ulaşım ve ölçüm. Hiçbiri yeni bina istemiyor; hepsi, binanın bir kurum olarak görülmesini istiyor.

Bu ilçenin kültür merkezinde, bu çarşamba öğleden sonra saat üçte ne oluyor?

Cevap “hiçbir şey” ise ilçenin kültür merkezi yok demektir; salonu var.

İlgili Yazılar