İçindekiler
İstanbul, 2000, 2004, 2008, 2012 ve 2020 yaz olimpiyatları için aday oldu. Beş adaylık, beş kampanya, beş sunum, beş kez “bu kez olacak.” Beş kez olmadı. Son adaylıktan sonra konu kapandı; ara sıra “yeniden aday olalım” cümlesi duyuluyor, sonra sessizlik.
Bu yazıda İstanbul’un neden alamadığını tartışmayacağım; bunun jeopolitik, ekonomik ve kurumsal sebepleri yazıldı. Başka bir soru sormak istiyorum: İstanbul olimpiyat istiyor mu?
Bu soru, beş adaylıkta hiç sorulmadı. Spor yönetimi istedi, kampanya ekibi istedi, kurumlar istedi; şehrin istediği varsayıldı. İstanbul’da yaşayan insanın olimpiyattan ne beklediği, neye katlanmaya hazır olduğu, şehrin olimpiyat olmadan neye ihtiyacı olduğu; bunlar konuşulmadı.
Dünyada ise bu soru artık soruluyor ve cevaplar değişiyor. Son yirmi yılda birçok şehir, halk oylamasıyla olimpiyat adaylığından çekildi: Hamburg, Boston, Calgary, Roma, Budapeşte, Krakow. Şehirler “istemiyoruz” dedi. Olimpiyat komitesi, aday bulmakta zorlanıyor ve kuralları esnetiyor.
Bu yazıda olimpiyatın bir şehre ne getirip ne götürdüğünü, adaylığın kendisinin bir ürün olup olmadığını ve İstanbul’un olimpiyat sorusunu nasıl sorması gerektiğini konuşmak istiyorum.
Olimpiyat ne getiriyor, ne götürüyor?
Mega etkinliklerin genel tartışmasına girmeden, olimpiyata özgü hesabı yazayım; çünkü olimpiyat, mega etkinliklerin en büyüğü ve en pahalısı.
Getirdiği şeyler gerçek: Altyapı yatırımının hızlanması; ulaşım, tesis, konut. Dünya çapında görünürlük; iki hafta boyunca şehir, dünyanın ekranında. Organizasyon kapasitesi; şehir, büyük bir şeyi yapmayı öğreniyor. Ve bir anlatı; “olimpiyat şehri” etiketi, bazı şehirlerde yıllarca sürüyor.
Götürdüğü şeyler de gerçek ve son yirmi yılda daha görünür: Maliyet; neredeyse her olimpiyat, bütçesini birkaç kat aştı. Tesis mirası; kullanılmayan stadyumlar, boş olimpiyat köyleri; Atina, Rio, Pekin’in bazı tesisleri. Şehrin yedi yıl boyunca olimpiyata odaklanması; başka her şeyin ertelenmesi. Yerel halkın yerinden edilmesi; olimpiyat alanları için taşınan mahalleler. Ve güvenlik, trafik, iki hafta boyunca şehrin kilitlenmesi.
Hesap, şehre göre değişiyor. Barselona kazandı; çünkü olimpiyat, zaten var olan bir şehir planını hızlandırdı. Atina kaybetti; çünkü olimpiyat için yapılanlar, olimpiyattan sonra şehrin ihtiyacı değildi. Fark, olimpiyatta değil, şehrin olimpiyatı ne için istediğinde.
Olimpiyat, bir şehrin zaten yapmak istediği şeyi hızlandırır; yapmak istemediği şeyi yaptırır ve sonra bırakır.
İstanbul ne için istedi?
Beş adaylığa bakıldığında İstanbul’un olimpiyatı ne için istediği pek net değil.
İlk adaylıklarda gerekçe “dünyaya açılmak”tı; İstanbul’un uluslararası görünürlüğü. Sonraki adaylıklarda “iki kıta,” “genç nüfus,” “ilk Müslüman çoğunluklu şehir” gibi anlatılar. Altyapı vaadi her adaylıkta vardı: Metro, stadyum, olimpiyat köyü. Ama bu altyapının olimpiyat olmadan da yapılıp yapılmayacağı belirsizdi.
Şehrin kendisinin ne istediği ise hiç sorulmadı. İstanbul’da yaşayan insanın olimpiyattan beklentisi ne? Trafiğin çözülmesi mi, deprem güvenliği mi, konut fiyatları mı, yeşil alan mı? Olimpiyat bunların hangisine hizmet ediyor? Bu sorular, adaylık kampanyalarında yoktu.
Ve adaylık, büyük ölçüde ulusal bir projeydi; şehrin kendi gündelik ihtiyaçlarıyla bağı ise her adaylıkta yeterince kurulmadı. Dünyada iyi işleyen adaylıklarda ulusal destek ile şehrin sahipliği yan yana duruyor; İstanbul’da bu iki tarafın aynı masada nasıl oturacağı hiç tartışılmadı.
Adaylığın kendisi bir ürün
Burada az konuşulan bir şey var: Adaylığın kendisi, olimpiyattan bağımsız bir değer üretebilir ya da üretmeyebilir.
Beş adaylık, İstanbul’a bir şeyler bıraktı mı? Bazı tesisler yapıldı; Atatürk Olimpiyat Stadı, bazı spor tesisleri. Bir organizasyon deneyimi oluştu; kampanya ekipleri, uluslararası ilişkiler. Ve bir görünürlük; her adaylık, İstanbul’u dünya spor gündemine taşıdı.
Ama adaylıklar, şehir için bir stratejiye dönüşmedi. Her adaylık büyük ölçüde yeniden kuruldu; bir öncekinin dosyası, ekibi ve ilişkisi bir sonrakine sistemli biçimde taşınmadı. Beş adaylık, birbirinden kopuk beş kampanya oldu; tek bir yirmi yıllık strateji değil.
Dünyada bazı şehirler adaylığı stratejik kullandı: Aday oldu, almadı, ama adaylık sürecinde yaptığı altyapı ve ilişkiler kaldı; bir sonraki büyük organizasyonu aldı. Adaylık, bir yatırım; olimpiyat gelmese de dönen bir yatırım. İstanbul’un adaylıkları, bu şekilde kurgulanmadı.
İstanbul’un asıl ihtiyacı
Olimpiyat sorusunu doğru sormak için önce şunu sormak gerekiyor: İstanbul’un büyük organizasyonlardan beklediği ne?
İstanbul’un ihtiyacı, bence, iki haftalık bir olimpiyat değil; yıl boyu süren bir etkinlik ekonomisi. Kongre şehri olarak geri dönmek. Büyük konser ve festival altyapısı. Uluslararası spor organizasyonlarını düzenli ağırlamak; olimpiyat değil, yılda birkaç dünya şampiyonası, büyük maç finalleri, maratonlar. Bunlar, olimpiyatın görünürlüğünü yıla yayıyor; tesis mirası sorunu yaratmıyor; şehri yedi yıl kilitlemiyor.
İstanbul, bunların bir kısmını zaten yapıyor: Büyük futbol finalleri, uluslararası maratonlar, bazı dünya şampiyonaları. Ama bunlar bir strateji olarak değil, tek tek organizasyonlar olarak geliyor. Olimpiyat adaylığında biriken enerji ve deneyim, yıl boyu bir etkinlik stratejisine bağlansa, şehrin kazancı daha kalıcı olurdu.
Bir de EURO 2032 var: İstanbul, bu organizasyonun merkezi şehirlerinden biri olacak. Olimpiyattan küçük, ama gerçek ve yakın. İstanbul’un büyük organizasyon kapasitesi, olimpiyat hayaliyle değil, 2032’nin gerçeğiyle test edilecek.
Yeniden aday olunmalı mı?
Son olarak, soruya doğrudan cevap: İstanbul yeniden olimpiyat adayı olmalı mı?
Bence önce şehre sorulmalı. Bir halk oylaması olmasa bile, bir tartışma: İstanbul’da yaşayan insan olimpiyattan ne bekliyor, neye katlanmaya hazır, olimpiyat olmadan ne istiyor? Bu tartışma yapılmadan verilen adaylık kararı, altıncı kopuk kampanya olur.
Sonra şehrin stratejisine bakılmalı: Olimpiyat, İstanbul’un zaten yapmak istediği şeyleri hızlandırıyor mu? Deprem dönüşümü, ulaşım, yeşil alan; olimpiyat bunlara hizmet edecek biçimde kurgulanabilir mi? Kurgulanabilirse adaylık anlamlı; kurgulanamazsa olimpiyat, şehrin ihtiyacı olmayan tesisler demek.
Ve adaylık, kazanılmasa bile dönen bir yatırım olarak tasarlanmalı: Altyapı, ilişki, kapasite; olimpiyat gelmezse başka organizasyonlara.
Bu üçü varsa adaylık, şehrin kendi projesi oluyor. Yoksa, şehirden kopuk bir kampanya olarak kalıyor ve beş adaylıktan çıkarılacak asıl ders bence bu.
Sonuçta
İstanbul beş kez olimpiyat adayı oldu ve beş kez şehre sorulmadı. Olimpiyat, şehrin zaten istediği şeyi hızlandırıyor; istemediği şeyi yaptırıp bırakıyor. İstanbul’un ne istediği belirsiz olduğu sürece olimpiyat, bir hayal; şehrin asıl ihtiyacı, yıl boyu süren bir etkinlik ekonomisi ve 2032 gibi gerçek organizasyonlar.
Yeniden aday olunacaksa: Önce şehre sormak, sonra şehrin stratejisine bağlamak, sonra adaylığı kazanılmasa da dönen bir yatırım olarak kurmak. Aksi hâlde altıncı adaylık, ilk beşinin tekrarı.
İstanbul’da yaşayan insanlara “olimpiyat ister misiniz” diye en son ne zaman soruldu?
Cevap “hiç” ise, beş adaylığın neden şehrin adaylığı olmadığı da anlaşılıyor.



