İçindekiler
2010’ların başında İstanbul’da çalışan herkes bunu hatırlar: Şehir, uluslararası kongre sıralamalarında dünyanın ilk on şehri arasındaydı. Büyük tıp kongreleri, uluslararası dernek toplantıları, küresel şirketlerin yıllık buluşmaları İstanbul’u seçiyordu. Kongre merkezleri doluydu, oteller kongre takvimine göre fiyat veriyordu, kongre sektörü genişliyordu.
Sonra geriledi.
Birkaç yıl içinde İstanbul ilk ondan, sonra ilk yirmiden çıktı. Bugün İstanbul uluslararası kongre takviminde hâlâ var; ama bir zamanlar olduğu yerde değil.
Bunu yazarken dikkatli olmak istiyorum, çünkü gerilemenin tek bir sebebi yok ve sebeplerin çoğu İstanbul’un dışında, uluslararası kongre pazarının kendi dinamiklerinde. Ama sonuç tek: Türkiye, en yüksek harcamalı turist grubunu, kongre katılımcısını, bir dönem büyük ölçüde kaybetti. Ve bu grup, toplam ziyaretçi sayısı içinde küçük kaldığı için kaybı ilk bakışta görünmüyor.
Kongre katılımcısı neden bu kadar değerli?
Önce neyi kaybettiğimizi hatırlatayım.
Bir uluslararası kongre katılımcısı, şehirde üç ile beş gün kalıyor. Otelde kalıyor; hem de kongre otelinde, şehrin en iyi otellerinde. Her akşam dışarıda yemek yiyor. Kongre öncesi ya da sonrası bir iki gün şehri geziyor; bazen ailesini getiriyor. Günlük harcaması, sahil tatilcisinin birkaç katı. Ve sezonu yok; kongre Şubat’ta da yapılıyor, Kasım’da da.
Beş bin kişilik bir tıp kongresi, bir şehre bir hafta içinde ciddi bir döviz girdisi bırakıyor. Üstelik bu girdinin büyük bölümü şehrin içinde kalıyor; otel, restoran, ulaşım, alışveriş, kültür.
Bir de görünmeyen değer var: Kongre, şehri o sektörün insanına tanıtıyor. İstanbul’a kongre için gelen bir doktor, bir mühendis, bir akademisyen, şehri ailesine anlatıyor, bir sonraki tatilini orada planlıyor, kendi derneğinin toplantısını oraya getirmeyi öneriyor. Kongre turizmi, kendi kendini büyüten ender turizm türlerinden biri.
İstanbul bu grubu kaybettiğinde yalnızca o yılın gelirini değil, sonraki yılların tavsiyesini de kaybetti.
Dış algı, gerçekten daha yavaş değişiyor
Uluslararası dernekler kararlarını büyük ölçüde kendi ülkelerindeki haber akışına ve alışkanlıklarına göre veriyor; bir şehir birkaç yıl aday listesinin dışında kalınca geri girmesi yıllar alıyor, çünkü takvimler iki üç yıl önceden doluyor.
Pandemi öncesinde ertelenen adaylıklar sonraki birkaç yılın takvimini etkiledi. Sonra pandemi geldi ve herkes her şeyi iptal etti. Pandemi bitince derneklerin takvimi yeniden kuruldu; ama İstanbul, o yeniden kurulan takvimde bir zamanlar olduğu yerde değildi. Boşluk, başka şehirlerle doldurulmuştu.
Algı, gerçek durumdan daha yavaş değişiyor. İstanbul bugün kongre katılımcısı için konforlu ve sorunsuz işleyen bir şehir; her yıl milyonlarca ziyaretçi, çok sayıda uluslararası etkinlik ağırlıyor ve bunu sorunsuz yapıyor. Ama dernek yöneticisinin aklındaki resim, en son ağırladığı kongrenin resmi; aradan geçen yıllar o resmi kendiliğinden güncellemiyor. Bu resim ancak yıllarca sorunsuz kongre ağırlamakla değişiyor; yani önce kongre gelmeli ki resim değişsin, resim değişmeli ki kongre gelsin. Bence İstanbul’un elindeki en somut iş bu çemberi kırmak ve bunun yolu da tanıtım değil, ilk birkaç kongreyi getirip çok iyi ağırlamak.
Kongre bürosu: Rakipler çok hızlı büyüdü
Bence en çok konuşulması gereken sebep bu.
Kongre, bir şehre kendiliğinden gelmiyor. Uluslararası derneklerle yıllarca ilişki kuran, teklif hazırlayan, şehri anlatan, kongre sonrası takip yapan bir yapı getiriyor: kongre bürosu. İstanbul’un kongre bürosu var ve uzun yıllardır bu işi yapıyor. Değişen şey, rakip şehirlerin son on yılda bu yarışa nasıl girdiği.
Dubai, Abu Dabi, Lizbon, Barselona, Viyana, Prag, Atina. Bu şehirler kongre bürolarına büyük bütçeler ayırdı, her büyük dernek toplantısında masa açtı, teklif sürecini profesyonelleştirdi, kongre sonrası ölçümü standartlaştırdı.
Ama bence asıl fark bütçe değil. Rakip şehirlerde oteller, kongre merkezleri, organizasyon şirketleri ve havayolu, büronun arkasında tek bir satış ekibi gibi duruyor. Bir dernek Lizbon’a teklif istediğinde karşısına şehrin tamamı çıkıyor. Bizde herkes kendi işini iyi yapıyor; otel oteli, kongre merkezi salonu, organizatör operasyonu. Kongreyi şehre getirme işi ise hâlâ ortak bir iş olarak sahiplenilmiş değil. Tanıtım yapısının son yıllarda tek çatı altında toplanması bu ortak işi kolaylaştırıyor; o masaya kongre gündemiyle oturmak sektörün elinde.
Kongreler çoğu zaman o ülkedeki meslek kuruluşunun uluslararası federasyona adaylık sunmasıyla geliyor. Bu adaylıkların yeniden artması için de kuruluşların arkasında, teklifi birlikte hazırlayan bir sektör görmeleri gerekiyor.
Kongre şehri olmak bir altyapı meselesi değil, on yıllık bir ilişki meselesi; o ilişki bir kez koptuğunda yeniden kurulması, kopmasından çok daha uzun sürüyor.
Altyapı güçlü; sıra birlikte kurgulanmasında
Altyapıda tablo bence olumlu.
İstanbul’da kongre merkezi var; hem de birkaç tane. Otel kapasitesi var ve son yıllarda büyüdü. Havalimanı var; hem de dünyanın en büyük transit merkezlerinden biri ve dünyanın en geniş uçuş ağlarından birine bağlı. Kâğıt üstünde İstanbul’un kongre altyapısı dünyanın en iyilerinden.
Rakip şehirlerin yaptığı şey, bu parçaları tek bir bölgede toplamak: Kongre merkezi, otel kümesi, ulaşım, yürüme mesafesi. Katılımcı sabah otelden çıkıyor, yürüyerek salona gidiyor, akşam aynı bölgede yemek yiyor. İstanbul’da kongre merkezleri şehrin birkaç bölgesine dağılmış; bu, her kongrede salon, otel ve transferi birlikte kurgulamayı gerektiriyor. Havalimanına gelen metro bağlantısı bu planlamayı kolaylaştırdı; yapılacak şey yeni bina değil, var olan parçaları bir bütün olarak düşünmek.
Ekipler iyi; eksik olan odak
Bu, benim en yakından gördüğüm taraf; o yüzden rahat yazıyorum.
Uluslararası kongre, yerel bir profesyonel ekip olmadan yapılamıyor. Destinasyon yönetim şirketleri, kongre organizasyon şirketleri, teknik firmalar, tercüman ağı, hostes ağı. İstanbul’un bu alanda çok iyi ekipleri var. Dünyanın her yerinden gelen kurumsal etkinlikleri, zirveleri ve fuarları yıllardır uluslararası standartta taşıyan, bu işi sahada öğrenmiş insanlar ve firmalar. Kapasite tarafında bir eksik görmüyorum.
Eksik olan odak. Bu ekipler bugün enerjisini büyük ölçüde kurumsal etkinliklere ve fuarlara veriyor, çünkü iş orada. Uluslararası dernek kongresi ise biraz başka bir disiplin; adaylık dosyası, bilimsel program koordinasyonu, kayıt ve konaklama yönetimi, yıllar süren ilişki. Bu disiplini bilen ekipler İstanbul’da var; sayılarının artması ve bu işe yeniden dönmeleri, kongre gelmeye başladığında kendiliğinden olacak bir şey. Organizatör şehre geldiğinde kimle çalışacağını bilmek istiyor ve İstanbul’da bu sorunun iyi cevapları var. Cevabın görünür olması gerekiyor.
İlk kongreleri getirmek ise bence sektörün kendi işi. Kimse bizim adımıza dernek kapısı çalmayacak.
Son yıllarda ne değişti?
Meseleyi yalnızca kayıp üzerinden anlatmak haksızlık olur; çünkü İstanbul’un kongre için elindeki kartlar son yıllarda belirgin biçimde güçlendi.
Yeni havalimanıyla birlikte dünyanın büyük bölümünden İstanbul’a aktarmasız gelmek mümkün hale geldi ve bu, kongre adaylığında başlı başına bir argüman; bir derneğin yöneticisine “üyelerinizin yüzde kaçı tek uçuşla gelir” sorusunu İstanbul kadar rahat cevaplayan az şehir var. Havalimanına metro geldi. Otel ve kongre kapasitesi büyüdü, yeni nesil kongre otelleri açıldı. Tanıtım tek çatı altında toplandı ve uluslararası fuarlarda daha görünür hale geldi. Elektronik vize ve vizesiz giriş kolaylıkları, kongre katılımcısının en büyük engellerinden birini küçülttü. Ve şehir, uluslararası spor, kültür ve iş etkinliklerini sorunsuz ağırlamaya devam ediyor; her sorunsuz etkinlik, yukarıda anlattığım resmi biraz daha güncelliyor.
Yani zemin hazır. Eksik olan, bu zemini kongre pazarında satışa çevirecek sistemli ve sabırlı bir ilişki çalışması.
Ne yapılabilir?
Gerçekçi olmak istiyorum. İstanbul’un ilk ona bir iki yılda dönmesini beklemek doğru olmaz; rakipler çok ilerledi. Ama ilk yirmiye dönmesi mümkün ve bunun için birkaç şey gerekiyor; hepsi de sektörün kendi elinde.
Kongre bürosunun arkasında tek bir satış ekibi gibi durmak. Oteller, kongre merkezleri, organizasyon şirketleri, DMC’ler ve havayolu; teklif hazırlarken, dernek toplantılarında masa açarken, kongre sonrası ölçüm yaparken aynı dosyayı taşımalı. Bu bir tanıtım meselesi değil, bir satış meselesi; her büyük kongrenin kapısını tek tek, birlikte çalmak.
Meslek kuruluşlarının adaylık sunmasını kolaylaştırmak. Kongre getiren şey broşür değil, o kuruluşun “biz ev sahibi olmak istiyoruz” demesi. Adaylık dosyasını sektörün hazır hale getirmesi, kuruluşa yalnızca imza bırakması.
Altyapıyı kümelemek. Yeni bina değil; var olan kongre merkezi, otel ve ulaşımı tek bir “kongre bölgesi” olarak tanımlamak ve o bölgenin içinde yürüme yollarını, transferi, akşam programını kongre katılımcısına göre düzenlemek.
Ve ekosistemi yeniden odaklamak; bu, iş geldikçe kendiliğinden oluyor. İlk beş büyük kongre, kalanını getiriyor.
İstanbul kongre şehri olmaktan tek bir sebeple uzaklaşmadı. Aday listelerinin dışında kalınan yıllar ve pandemi takvimi sildi, rakip şehirler kongre bürolarının arkasına bütün sektörü aldı, altyapı parçaları henüz tek bir bütün olarak satılmadı, ekosistem odağını başka işlere çevirdi. Her biri tek başına yönetilebilirdi; hepsi birlikte, şehri on yılda ilk ondan çıkardı.
Geri dönüş mümkün ve zemin bugün on yıl öncesinden daha güçlü. Ama bu iş bir tanıtım kampanyasıyla değil, on yıllık bir ilişki kurma çalışmasıyla oluyor ve o çalışmanın sahibi, bence, bu şehirde kongre işinden ekmek yiyen herkes.
İstanbul’un kongre sektörü, önümüzdeki beş yıl için birlikte peşine düşeceği kongrelerin listesini yazdı mı?



