İçindekiler
Turist bir şehre indiğinde ilk konuştuğu kişi otelin resepsiyonisti ya da rehber değil; çoğu zaman bir esnaf. Havalimanından gelirken durduğu büfe, otelin karşısındaki simitçi, çarşıda ilk girdiği dükkân, akşam oturduğu lokanta. Şehrin dili o tezgâhın arkasında konuşuluyor ve o tezgâhın arkasındaki insan çoğu zaman yabancı dil bilmiyor.
Bunu bir eksiklik olarak yazmak kolay; “esnaf dil bilmiyor” cümlesini turizm toplantılarında çok duydum. Ben öyle düşünmüyorum. Türkiye’de esnafın turistle ilişkisi dil üzerinden değil, başka bir şey üzerinden kuruluyor ve o şeyin adı bence anlaşılır olmak. Dil bilmeyen esnafın turistle nasıl anlaştığını, bazen dil bilen esnaftan daha iyi anlaştığını sahada çok gördüm.
O anlaşma tezgâhın arkasında kuruluyor; tek dükkânın yapamadığını da çarşı, esnaf odası ve otel birlikte tamamlıyor.
Çarşıda bir öğle vakti
Bir sahne anlatayım; belli bir şehir değil, birkaç çarşıdan derlenmiş bir öğle.
Limandan ya da otelden yürüyerek gelen bir çift çarşıya giriyor. İlk durdukları yer bir baharatçı; esnaf yabancı dil bilmiyor ama her kavanozun önünde ürünün adının birkaç dilde yazıldığı küçük bir etiket ve fiyat var. Esnaf kaşığı uzatıyor, tattırıyor, parmağıyla etiketi gösteriyor, hesabı makineye yazıp ekranı çeviriyor. Alışveriş beş dakikada bitiyor ve kimse tek kelime yabancı dil konuşmadı.
Biraz ileride bir lokanta; kapının yanında büyük bir pano, yemeklerin fotoğrafları, altında isimleri ve fiyatları. Garson birkaç kelime biliyor; gerisini fotoğrafı göstererek, bazen tabağı mutfaktan getirip göstererek hallediyor. Masadaki aile menüye değil panoya bakarak sipariş veriyor ve yemek gelince beklediği şey geliyor; çünkü fotoğrafını görmüştü.
Karşıda bir halıcı; dükkânın sahibi yaşlı, dil bilmiyor, ama yeğeni üniversitede okuyor ve yazları dükkânda. Turist içeri girdiğinde yeğen çağrılıyor; yeğen yoksa amca telefonundaki çeviri uygulamasını açıyor, konuşuyor, telefon çeviriyor, turist telefona konuşuyor, amca okuyor. Bazen tuhaf çeviriler çıkıyor, iki taraf da gülüyor ve o gülüş alışverişi kolaylaştırıyor.
Çarşının girişinde belediyenin koyduğu bir yönlendirme tabelası var; tuvalet, otobüs durağı, bir de turizm danışma noktası. Danışmada turizm okulunda okuyan, yaz stajını orada yapan bir öğrenci oturuyor. Ama dükkân sahibi zorlandığında ilk oraya gitmiyor; karşı dükkândaki dil bilen çırağı ya da komşusunun üniversiteli kızını çağırıyor. Çarşının esnafının bir mesaj grubu var; “Almanca bilen var mı” yazıldığında birkaç dakika içinde biri geliyor. Bu çarşıda dil bilen esnaf az; ama anlaşılamayan esnaf da az.
Fiyat etiketi ve resimli menü dilden önce geliyor
Turistin esnaftan istediği şey aslında sohbet değil; ne sattığını, kaça sattığını ve nasıl alacağını anlamak. Bu üç şey dil olmadan da anlatılabiliyor ve bence esnafın dilden önce çözmesi gereken şey bu.
Fiyat etiketi bunların en önemlisi. Fiyatı görünen tezgâh turist için güvenli tezgâh; fiyatı sormak zorunda kalan turist pazarlık edeceğini, belki kandırılacağını düşünüyor ve çoğu zaman almadan gidiyor. Etikette fiyatın yanında ürünün adının birkaç dilde yazılması baharatçının ya da lokumcunun bütün dil sorununu çözüyor; çünkü turistin sorusu zaten “bu ne ve kaça” sorusu.
Resimli menü lokantanın aynı soruya cevabı. Fotoğraf, yemeğin adını her dilde yazmaktan daha iyi anlatıyor; porsiyonu, içinde ne olduğunu, nasıl geldiğini gösteriyor. Birçok lokantanın bunu kapının yanındaki panoya ya da masadaki karekoda taşıdığını görüyorum; karekod menüyü turistin telefonunda kendi dilinde açıyor ve garsonun işi tabağı getirmeye iniyor. Çeviri uygulaması da artık bir esnafın gündelik işini görecek kadar iyi; telefonu tezgâha koyup konuşmak, turistin konuşmasını beklemek, çıkan cümleyi okumak. Bunun alışkanlık olması gerekiyor ve alışkanlık, esnafın bir kez denemesiyle başlıyor.
Turist esnaftan dil bilmesini değil, ne sattığını, kaça sattığını ve nasıl alınacağını anlatabilmesini bekliyor.
Bir de ölçülemeyen bir şey var: Gülümseme, kaşıkla tattırma, çay ikramı, sandalyeyi çekme. Türkiye’de esnafın turistle ilişkisinin en güçlü yanı bu; dil bilmeyen esnafın turisti dükkânında yarım saat oturtması, çay içirmesi, çocuğuna bir şey uzatması. Bu dilin yerini tutmuyor ama dilin eksiğini kapatıyor ve turistin döndüğünde şehir hakkında anlattığı hikâyede en çok bu kalıyor.
Çarşının ortak çözümü tek dükkândan büyük
Esnafın tek başına yapamadığı şeyler var ve bunların çözümü çarşının kendisinde.
Dil bilen biri bunların başında geliyor. Her dükkânda dil bilen bir çalışan olamıyor ama çarşıda birkaç tane oluyor: Kuyumcunun oğlu, kafenin garsonu, halıcının yeğeni, yazın staja gelen turizm öğrencisi. Çarşının gücü bu gençlerin kim olduğunu herkesin bilmesinde ve bir mesaj grubundan çağrılabilmesinde. Bu çoğu çarşıda kendiliğinden oluyor; esnaf odası ise bunu bir adım ileri taşıyabiliyor, sezon başında turizm okuluyla konuşup çarşıya stajyer istemek ya da dil bilen gençlerin hangi dükkânda olduğunu esnafa duyurmak gibi.
Ortak tabela ve ortak etiket bir diğeri. Çarşının girişindeki yönlendirme tabelası, dükkânların önündeki fiyat etiketi, lokantaların karekod menüsü; esnaf odası ya da ticaret odası bunları bir kez tasarlatıp bütün çarşıya dağıttığında her dükkânın kendi başına uğraşması gerekmiyor. Birkaç saatlik bir esnaf eğitimi de aynı mantıkla çalışıyor ve bunu ticaret odaları, esnaf odaları, bazen bölgedeki büyük otel zaten yapıyor: Sezon öncesi bir akşam, bir otelin salonunda, çarşının esnafına çeviri uygulamasını nasıl kullanacağını, kart cihazında yabancı kartı nasıl geçireceğini, selamlaşma ve teşekkür kelimelerini, fiyat söylemenin birkaç dildeki hâlini göstermek. Bu bir dil kursu değil; bir akşamda verilen, esnafın ertesi sabah kullanabileceği bir avuç araç.
Otelin bu işe girmesi bence doğal; çünkü otelin misafiri o çarşıya gidiyor ve çarşıda yaşadığı şey otelin yorumuna yazılıyor. Resepsiyonun misafire önerdiği lokanta ve dükkân listesi zaten var; o listeye fiyatı yazan, menüsü resimli, anlaşılır dükkânların girmesi iki tarafı da kazandırıyor.
Dil bilmek ile anlaşılır olmak aynı şey değil
Yabancı dil bilen esnaf elbette avantajlı; sohbet ediyor, ürünü anlatıyor, pazarlık yapıyor. Ama dil bilen ve fiyatı yazmayan esnaf, dil bilmeyen ve fiyatı yazan esnaftan daha az güven veriyor; çünkü turistin güveni kelimeyle değil, şeffaflıkla kuruluyor.
Gördüğüm kadarıyla gençler dükkâna girdikçe dil bilen esnaf çoğalıyor ve bu iyi. Ama ben çarşının asıl gücünün dil bilmeyen esnafın bile anlaşılır olabildiği bir düzen kurmakta olduğunu düşünüyorum; çünkü o düzen bir kişiye değil, dükkâna bağlı. Yeğen okulu bitirip gittiğinde etiket orada kalıyor, pano orada kalıyor, çeviri uygulaması telefonda kalıyor.
Çarşıdaki o öğle vaktini anlattım; baharatçının etiketi, lokantanın panosu, halıcının telefonu, komşunun üniversiteli kızı. O çarşıda esnafın yabancı dili aslında bir dil değil; bir etiket, bir fotoğraf, bir ekran ve bir gülümseme.
Bu çarşıya tek kelime Türkçe bilmeden giren bir turist, ne aldığını ve kaça aldığını kimseye sormadan anlayabiliyor mu?
Bu sorunun cevabı evetse çarşı yabancı dili çoktan konuşuyor demektir.



